
Sanatla Felsefeyle Milletlerin Gelişeceğini Sanmak
Bir toplumun, bir medeniyetin görünen ve işleyen yüzü bize onun hayat tarzını verir. hayat tarzını ise arka planda belirleyen ve düzenleyen ideoloji ve dünya görüşüdür. ideoloji ve dünya görüşü ise ruhtan doğar.
bu minvalde ruh, kademe kademe yoğunlaşmakta ve en sonunda bir hayat tarzı olarak billurlaşmaktadır. ancak şunu hemen belirtelim ki ruh var, ruh var… hatta ruhun kararmış hali olan “nefs” var.
ruhun mertebeleri sonsuzdur. insan oluşunun en öz halidir. ruhun marifeti arttıkça mertebelerde yükselir ve maddeye tahakkümü o nispette artar. o zaman şöyle bir tespit yapabiliriz. hangi toplumda “ruh” en yüksek mertebeye ermişse onun neticesi olarak ortaya çıkan medeniyet ve hayat tarzı o kadar yüksek olacaktır.
bu sebeple, batı’nın ruhtaki irtifası doğudan çok daha yüksektir maddeye olan tahakkümü ise çok daha derindir. ama burada küçük bir sıkıntımız var çünkü batı’daki ruh ve ondaki marifet/bilgi karanlık yüzden zuhur etmiştir. anlaşılması açısından kabaca bir benzetme yaparsak batı’lılar “sith lordları” gibi bilgi ve irfana sahip ama kötüdürler. baştan başa “nefs” tirler. yoksa batı’yı neden kabul etmeyelim? hazır kurulu bir düzen. olduğu gibi al gitsin…
ruh, karanlık yüzde değil aydınlık yüzde terakki ettiği zaman varlık üzerindeki her nüfuzu aynı zamanda Allah’a bir yakınlık sağlar ki insanın varoluşunun gayesi de budur zaten. faraza islam bilimi kurulabilseydi. müslüman bilim adamları aynı zamanda Allah’ı en çok bilen irfan sahipleri olacaktı ama maalesef henüz “doğu” o seviyede değildir. ama olacak inşaallah.
öyle veya böyle “büyük doğu” nun güneşi parlayacak…



