Dini Salt Akıl ile Yorumlamak
Akıl ile iman tam bir diyalektik ikilidir. birinin olmadığı yerde diğerinin de olması mümkün değildir.
akıl yoksa iman olmaz hatta imanın teklifi bile olmaz. örnek: zihinsel engelliler…
iman yoksa akıl da olmaz; çünkü aklın çalışması için tanımlı bir çerçeve yani paradigma gerekir. hiçbir şeyin hiçbir sınırı olmadığı, limitlerin, çerçevenin çizilmediği yerde akıl varlık planına dahi çıkamaz. sınırsız bilgi okyanusu içindeyiz ve kendimizi bir filtre ile sonsuz bilgiden yalıtıp kısmi verilere dayalı bir dünya inşa edemezsek akıl çalışamayacak hatta beliremeyecektir. bu duruma düşmüş biri bulunur mu bilmem ama bitkisel hayata düştüğü kesin gibidir. ilaveten, kısmi verileri seçerken sonsuz kombinasyonlara girme imkanımız olduğu için, teorik olarak sonsuz tane paradigma üretmek mümkündür.
eğer karşılaşma durumumuz olsaydı, bizden farklı bir paradigma sahibini zırdeli veya meczup vs.. olarak algılayacaktık.
sonuç olarak aklı başında olan herkesin öyle veya böyle bir imanı vardır yani belli bir paradigmayı kabullenmiş durumdadır. paradigma şuurun kendine çizdiği en genel çerçevedir. içini fikir ile doldurduğunuz zaman dünya görüşü ortaya çıkar.
işin üstüne basarak vurgulamak istediğim kısmı ise, tüm paradigmaların birer modelleme ve son tahlilde yalnızca bir kabullenim olduğu gerçeğidir. dolayısıyla paradigmalar sorgulama, akıl, delil vs. neticesinde kabul edilmezler. toplumca empoze edilir ve sorgusuz sualsiz iman edilirler.
her paradigma belli bir farkındalık düzeyinin göstergesidir ve hakikate belli bir uzaklığı vardır. misal verirsek: atomun hakikati x ise, thomson, rutherford, bohr, de broglie atom teorileri hakikate basamak basamak yaklaşmanın modelleridir. ama ne kadar yaklaşırlarsa yaklaşsınlar hiçbir zaman mutlak hakikati yakalayamazlar. zira anka kuşu avlanamaz.
hem toplumlar, hem de fertler arasındaki seviye ve gelişmişlik farkının kaynağı da aynıdır.
peki paradigmaları akıl mı üretir?
elbetteki bu sorunun cevabı hayırdır? çünkü paradigma aklî değildir. zaten bunu, imana mevzu olmasından anlayabiliriz. ama bir kez oluştuktan sonra onun içindeki tüm faaliyet aklîdir. paradigma ruh ile aklın birbirine teğet geçtiği noktada oluşur ve ruhun bize en görünür olduğu yerdir o bölge. tıpkı bir hilal gibi…
peki mesele aklî değilse, batı medeniyeti dahi bizden farklı bir paradigma ve farklı bir farkındalık düzeyi ile öne geçmişse, tüm bu akıl tantanaları nereden geliyor?
elbetteki batı’nın dünyaya yaydığı ideolojik ve dezenformatif bilgiden kaynaklanıyor. kendini dünyaya aklı üstün tuttuğu için geliştiği telkiniyle pazarlıyor. halbuki bilgiyi organize edecek bir düzen olmadan, aklın pek az önemi olur. hatta bunun için size bir örnek dahi verebilirim.
ilkokul mezunu birini düşünün. bu kimse kütüphaneleri de devirse, elde ettiği bilgi onun kafasını iyice çorba haline getirecek ve zarardan başka bir şeye yol açmayacaktır. dolayısıyla bilgiden önce onu tasnif edecek düzene, sisteme ihtiyaç vardır. hangi sistem daha gelişmişse demir tozu mesabesindeki bilgiyi daha iyi hizaya sokacaktır.
sonuç: dini sırf akılla yorumlamak diye bir şey yoktur, olamaz. akılla ürettiğin şeye iman edersen, sana geçmiş olsun, en dibe düştün. kendi yaptığına tapana ne denir? taştan, topraktan olması gerekmez, putlar düşüncelerden de imal edilebilir, değil mi? frenk kafiri bile senin gibi değil, o bile paradigmasını akılla inşa etmedi; yalnızca içini akılla doldurdu.
not: bu yazı çok soyut oldu. aşağıdaki linkten biraz daha somut ve kolay anlaşılır versiyonuna ulaşabilirsiniz.
https://isnetus.wordpress.com/…/11/bati-medeniyeti/



