
Çay 1
Tekke, örtülüpınar mahallesi’nde taşlı sokakla hasanlı sokağı’nı kavuşturan bir parselin orta yerinde iki katlı, kocaman bir evdi. bahçesinde elma ağaçları vardı. üç-beş gün saltanat süren leylâk ağacı vardı ve leylâk, “ihramcızâde ismail hakkı efendi hazretleri”nin odasının penceresine bakardı. ben çocuktum; tekke, bahçesinden çatı arasına, odunluğun-dan “efendi hazretleri”nin yatak odasına kadar benim oyun sahamdı ve evimiz tekkenin tam karşısındaydı.
ikinci katta “büyük oda” vardı. büyüktü, bazı geceler ihvanlar orada toplanır, tek kelime etmeden, çıt çıkarmadan efendilerinin etrafında oturur zikir ederlerdi. nakşî idiler, sükuti dervişler idiler. büyük odanın duvarında bir eski zaman ressamının elinden çıkma “mekke-i mükerreme ve medine-i münevvere” resmi asılıydı. kapının hemen sağında büyük camekânlı bir kitaplık vardı. kitaplıkta o zaman bilmediğim, anlamadığım, okuyamadığım eski yazılı meşin ciltli kitaplar vardı, “efendi”nin kitaplığı idi. o okurdu. sadece ehl-i gönül değil, ehl-i kâlem idi. bu hükme 15 rebiülevvel 1347 tarihinde şeyhine hitaben kâleme aldığı şu satırlar şahittir:
“işte bu tesirin icrâ-yı ahkâmından olmalıdır ki, sizi hiç unutamam; aks-i timsâlinizi gözlerimden ve sûr-i hayâli-nizi gönlümden çıkaramam. her nerede bir çesm-i siyahın füsunkâr bakışını görsem yüreğim çarpar ve dîde-i kalbim size bakar. bu zevk ile geçirdiğim günleri feleğe değişmem (…) ey nâme! git, mazhar-ı füyûzat-ı âlem olan bir paye, yed-i kemâl-i tazim ve muhabbetle hâl-i pürmelâlimi hazret-i baha’ya huzûren arz et. de ki; sizin nazarınızdan şâh-ı râha yol gider..”
şeyh ile ihvan arasındaki gönül alâkaları, çocukluk muhayyilemin kavrayışından çok uzaklardaydı, ama bu alâkanın hâsılını çocuk da olsanız elle tutabilir, gözle görebilirdiniz: muhabbetti! tekkenin kireç sıvalı duvarlarında, bahçe içindeki ince beton yolun en başında, meyvesini ancak eylüllerde teslim eden taş armutta, ihvanların çehresinde ve “efendi hazretleri”nin her haletinde titreşen, ince bir buğu gibi tebahhur ederek atmosfere yayılan, tekkeyi (uzaktan ya da yakından) istintak eden “siyasî memurları” son derece efendi ve hürmetkâr davranmağa mecbur eden muhabbetti. muhabbetin sıklet merkezi, iri gözlerinin maviliğinde gri bulutlar gezindiren “efendi hazretleri” ydi. onun bilgisi tahtında duran kimya, sıradan insanları; berberleri, kundura tamircilerini, çiftçileri, ümmî ev hanımlarını, memurları gözbebeklerinde “muhabbeti” büyüten olgun insanlar haline getiriyordu. yıkıldı, tükendi diyeceğiniz insanları bu güzelleştiriyor, ayakta tutuyor ve her şeyle barıştırıyordu. onun çevresinde kavga yoktu. çocuktum, ama anlıyordum.
bir gönül neş’esiyle “efendi” yi şiirin mücerret gökyüzünde gezindiren de, o “muhabbet” dedikleri şey olmalıydı.
“gönül dilberdedir elhamdülillah
leb-i kevserdedir elhamdülillah
ne ferzend ü zen ister ne tertîb
ne sîm-ü zerdedir elhamdülillah.”
belki çayı çok sevdiğinden olsa gerek, bütün nakşî dervişânı çaya âşıktı. sıcak yaz günlerinde ara sıra efendi hazretleri ihvanı toplar. yukarı tekke dibindeki mesire yerine “sahra’ya gidilir, bir at arabasına kilimler, seccadeler, halı, yastık ve minderler yüklenirdi. böyle günlerde pirinçten mamul devâsâ bir rus semâveri mutlaka yükün başını çekerdi. efendi hazretleri, çayı açık ve şark taraflarında “kıtlama” tâbir edilen tarzda içerdi. kelle şekeri denilen topak kesme şeker bir çay tabağına kırılır, doyuncaya kadar üzerine limon sıkılır ve çaya şeker atmadan, bir ondan bir bundan çayın lezzetine varılırdı. ben, aynı çay muhabbetini hanım meclislerinde de gördüm. cennetmekân halamın yanık sesiyle orta yerde etrafa nefis çay râyihâsı salan semavere karşı okuduğu “ilâhî” hâlâ kulaklarımdadır:
“semâverin rengi aldan
getir sağdan, götür soldan
derviş çıkmaz böyle yoldan
yan semâver, dön semâver
limon, şeker, çay semâver
semaveri alıştırın
maşa ile tutuşturun
küsenleri kavuşturun
yan semâver, dön semâver
semâverim iniliyor
anlamıyor mu ne diyor?
daim hakk’ı zikrediyor
yan semâver, dön semâver
limon, şeker, çay semâver”
sonraları öğrendim ki, ihvanlar çay içip “demlenirler” ve çaya “küçük derviş” derlermiş. bugün zihnimde bir bardak limonlu çay ve üzerinde buğusu tüten, bağrı ateşle yanan her semâver, o güzel insanların meşreplerinden tedai olunmuş sevimli bir rumuzdur.
60’lı yılların sivas’ını inşâ eden beşerî çizgilerden belki de en mühimi, ihramcızâde şeyh ismail efendi’nin etrafında dönüp duran bir mânevî iklimdi. “efendi”nin hakk’a yürüdüğü gün o âlem de göçüverdi. o gün ilk defa “ihvân”ın çehresinde yeis gördüm; onlara dünya ve ukbâ’yı yorumlayıp anlatan mihveri kaybetmişlerdi. imamesi kaybolmuş, ipi kırılmış bir tesbih gibi dağılıverdiler. çöküş, az zaman geçmeden tekkenin duvarlarında bile derin izler bıraktı: bahçe târumâr oldu, sıvalar çatlayıp döküldü, ihvanların edepli ayak sesleri hafifledi ve birkaç yıl sonra tekke işbilir müteahhit esnafının dar hayalhanelerinde dört katlı bir apartman blokuna dönüşüverdi.
şeyh hakk’a yürüdü, tekke yıkıldı, ihvan dağıldı.
ve ben hâlâ çocuktum….
***
sohbetin amacı
allah teâlâ’nın rızası ve terbiye için gereklidir.
efendi hazretleri buyurur ki;
“gardaşlarım! iki ihvanımız bir araya geldiklerinde üçüncüsü pirândır”
“sohbette edebinize muhabbetinize sahip olun.
her sohbette vuslat vardır. hiç vuslatsız sohbet olmaz. hiçbir şöhret afatsız olmaz. öyleyse şöhretten kaçının”
sohbette ne zuhur ederse, ona kanaat edilmesi tavsiye olunur. sohbet, tecrübeli kimse ile yapıldıkta ihvana yardımcı olur.
efendi hazretleri sohbetine “gardaşlarım” diyerek başlardı. önemli bir kelâmı üç defa tekrar ederdi,
sohbetlerden sonra (son senelerinde) “anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.”atasözünü hatırlatırlardı.
efendi hazretleri sohbette oturur iken çaylar gelir. bir süre rabıta eder. sonra başını kaldırır.
“gardaşlarım! bu dünya bir âlem. allah teâlâ’dan geldik. allah teâlâ’ya gideceğiz.” sonra biraz murakabe eder, sonra “gardaşlarım, çay içerken, kulağımız bir ses ister” der, güzel okuyuşlu bir ihvan ilahi okuturdu.
erenlerin sohbeti ele giresi değil
ikrâr ile gelenler mahrum kalası değil
ikrâr gerek bir ere göz açıb dîdâr göre
sarraf gerek gevhere nâdân bilesi değil
bir pınarın başına bir destiyi koysalar
kırk yıl anda durursa kendi dolası değil
ümmî sinan yol ayan oluptur belli beyân
dervişlik yolu hemân tac ü hırkası değil
(hz. pir ümmî sinân-ı halveti)
sohbette çay içmek sohbetin ana özelliklerindendir.
çay için semaver kurulur. sohbette içilmiş çayın tortusu tuvalet gibi, mekanlara dökülmez.
çayı sâki adı verilen kişi hazırlar ve çayları dağıtmada yardımcı kişiler bulunur. çaylar kıtlama usulü ile içilir. bu usulün tercihi ortanın kaşık sesleri huzuru bozmaması içindir. çay içilirken sesiz fokurdatmadan, bardak tabağına korkan sessiz bir şekilde konulmasına dikkat edilir. eğer efendi hazretleri veya her hangi bir büyük varken o içmeden çaya başlanılmaz.
ihvanlar sair zamanlarda sigara içmek men edildiği gibi, sohbet mekânında ihvan olmayanın içmesi hoş karşılanmaz.
sohbet halkasında ayrılmak sessizce olur, giderken, “ben gidiyorum” gibi kelamlar söylenmez. ayrıca saate bakmak gibi bıkkınlık ifade eden hareketlerden kaçınılır. sohbette edebe çok önem verilir. cezbeli hali olanlar uyarılır veya büyükler o halden geçmesi için gerekli manevi terbiyenin usulleri ile ihvandaki bu hali terk ettirir. çünkü bağırmak ve nara atmak yol başında görülen zayıf hallerdendir.
ihramcızâde m. kâzım toprak efendi anlatmıştır.
“sene 1945 yılından evvel idi. bir cuma günü, cuma namazından sonra eve gittik. evdekiler de hamama gitmişlerdi. efendim hazretleri,
“gardaşım! semaveri yak da, bir çay içelim” buyurmaları üzerine, bir kova (20 litre) su alan semaveri doldurup yaktım. çayı demledim. kömürün mor alevi geçtikten sonra semaveri büyük odada efendimin minderine yakın bir yere koydum. efendim dolaptan bir kitap işaret etti, kitabı da getirip rahlesine koydum. sonradan anladım ki, bu kitap hafız divanı imiş. efendim kitaptan okuyup anlatırken bende boşalan bardağımızı dolduruyordum. semaverden çaydanlığa su almak için musluğunu çevirdiğimde bir iki damla su aktıktan sonra kesildi. musluğun önüne kireç geldiğini zannettim. semaverin üst kapağını açtığımda su kalmadığını gördüm. bu hali gören efendim cebinden saati çıkarıp bakarak,
“gardaşım! kerahet vakti gelmiş. biz ikindi namazını da kılamadık”dedi…
**
ihramcızâde ismail hakkı kaddesellâhü sırrahu’l azîz efendi buyurdu ki:
“pirimizin elinden bir bardak çay içtik, biz ondan alacağımızı aldık. almasını bilen, vermesini de bilir.”
**
(ihramcızâde ismail hakkı toprak sivasî nakşi haki tarikati ilm-i ledün sırları – istanbul : gözde matbaa, 2007)



