Beyin mi kalb mi?
uzun yıllar hatıraların beyinde belirli bir yerde depolandığı kanaati hakim olmuştur. 1940’lı yılların başlarından itibaren bunun hakikaten böyle mi olduğuna dair araştırmalar yapılmaya başlandı.
bu araştırmayı başlatanlardan birisi de prof. karl h. pribram’dı. 1946 yılında karl h. pribram o dönemin büyük nöropsikoloğu karl lashley’le çalışmaya başladı. karl lashley 30 yıldır hafızadan sorumlu olduğu zannedilen, beyindeki belirlenmeyen mekanizma üzerinde çalışıyordu.
beyinde bir yerlerde olduğuna inanılan hatıra izlerine engramlar deniyordu. bu engramın nasıl bir şey olduğunu bir nöron mu , yoksa özel bir molekül mü olduğunu hiç kimse bilmiyordu.
bu konuya açıklık getirmek üzere yaptığı deneylerde leshley fareleri bir labirent içinde koşturmak gibi çeşitli görevleri yerine getirmek üzere eğitiyordu. sonra bu farelerin beyinlerinin çeşitli bölümlerini ameliyatla çıkarttıktan sonra aynı farelere bu deneyleri yine uyguladı. beyinlerden bazı bölümlerin çıkarılmasının gayesi, farelerin beyinlerinden labirent içinde koşma yeteneklerinin anılarını devre dışı bırakmaktı. deney sonunda gördü ki, farelerin sağlık durumları zayıflıyor ve labirentin koridorlarında beceriksizce topallıyorlardı. ama beyinlerinin büyük bir bölümü çıkartılmış olsa bile hafızaları hiç bozulmuyordu ve fareler daha önce öğrendikleri görevlerini yerine getiriyorlardı. yani beyinlerinden hangi oranda parça alınırsa alınsın anıları ortadan kalkmıyordu. pribram için bu sonuçlar olağan üstü bulgulardı. pribram’a göre, eğer hatıralar beynin içinde, belli yerlerde, kütüphanedeki raflardaki kitaplar misali özel bir yere sahipse, beyindeki bu cerrahi müdahaleler neden onlar üzerinde etkisiz kalıyor, fareler daha önce öğrendiklerini aynen tekrarlıyorlardı. pribrama’a göre bunun tek nedeni, hatıraların beynin belirli bölgelerinde yerleşmiş olmayıp, tüm beyin içine bir biçimde yayılmış veya dağıtılmış durumda oluşuydu. bu durumun oluşmasına hangi mekanizma yada sürecin neden olduğu konusunda bir fikir ileri süremiyorlardı. taki 1960 yılının ortalarında hologram düzeninin nasıl kurulduğu açıklanana kadar.
hologram, hatıraların beyinde belirli bir yerde olmayıp da tüm beynin içine nasıl olup da dağılmış bulunduğuna bir cevap getiriyordu. eğer bir holografik filmin her bir parçası , bütün bir genel görüntüyü (imajı) yaratabilmek için gereken tüm bilgiyi kapsıyorsa, beynin her parçasının da yine aynı biçimde tüm hafızayı hatırlayabilmek için gerekli olan tüm bilgiyi içermesi mümkündü. pribram bunu böyle düşünüyordu. bu benzerlik çok çarpıcıydı ama bu kuramın daha sağlam kanıtlarla desteklenmesi gerekiyordu. bu destekte indiana üniversitesi biyologlarından paul pietsch’in araştırmalarından geldi. başlangıçta pribram’ın görüşlerinin karşısında olan pietsch , pribram’ın görüşlerini çürütmek üzere semenderler (kertenkeleye benzer bir hayvan) üzerinde çok çeşitli deneyler yaptı.
bu hayvanların beslenme alışkanlıkları ile ilgili 700’den fazla operasyon yaparak beyinlerin sağ ve sol yarım kürelerinin yerlerini değiştirdi. fakat bu değişiklik beslenme alışkanlıklarını etkilemedi. başka deneylerle bu hayvanların beyinlerini dilim dilim kesti, fiskeledi, karıştırıp kardı, eksiltti, hatta kıyma haline getirdi. ancak beyinlerinden geri kalan kesilmemiş parçalar yerine yerleştirildiğinde , semenderlerin davranışları yine normale döndü. yani hologram kuralı burada da kendini gösterdi.
pribram’ın muhalifi olan pietsch en büyük taraftarlarından biri oldu. hatıralarda ve görmede olduğu gibi beslenme davranışlarının da beynin her tarafına hologram bir yapıda dağılmış olduğu tespit edildi. bütün bu kanıtlara karşın pribram’ın holografik modeli halen son derece tartışmalıdır. çoğu bilim adamı henüz pribram’ın görüşünü kabule hazır değildir.
bütün bu bulgulardan ve 1970’lere gelindiğinde bu teoriyi doğrulayan yeterince delil biriktikten sonra pribram’ı şu soru rahatsız etmeye başladı. “eğer beyinlerimizdeki gerçeklik görüntüsü aslında bir görüntü değil de, bir hologramsa bu neyin hologramıydı?”
bu sorgulamadan sonra pribram, holografik beyin modelinden çıkartılacak mantıki önermenin, nesnel gerçekliğin yani bizim gördüğümüzü zannettiğimiz her şeyin, belki de gerçekte var olmadığı yada bizim inandığımız anlamda var olmadığı, sonucunu doğuracağını algıladı. aynı şeyi yüzyıllar boyu mistikler, (tasavvufçular) söyleyip duruyordu. acaba onların söyledikleri doğru olabilir miydi? bizim gerçeklik dediğimiz şey aslında hayal miydi?
bu zihin kargaşası içerisinde olan pribram, bir çözüm aramak için önce fizikçi olan kendi oğluna gitti. onun yönlendirmesiyle de prof. david bohm’un çalışmalarını incelemeye başladı. pribram bu incelemelerden sonra kendi sorusunun cevabını bulmanın yanında bohm’a göre tüm evrenin de bir hologram olduğunu öğrenmiş oldu.
pribram ve bohm bir arada düşünüldüğünde, bunların ortaya koyduğu görüşler yeni ve son derece anlamlı bir dünya tasarımı yaratmaktadır. “beyinlerimiz, temelde başka boyutlardan, uzay ve zamanın ötesindeki daha derin bir varoluş düzeninden yansıyan frekansları yorumlamak suretiyle nesnel gerçekliği matematik olarak oluşturmaktadır. beyin, holografik bir evrenin içerdiği bir hologramdır.”
“bu anlayışa göre bizim alıştığımız ve algıladığımız anlamda bir dünya yoktur. bizim dışımızdan gelen bir dalga ve frekans okyanusu vardır. bu dalgalar girişimini , hologram beyinlerimiz bize denizler, dağlar , nehirler, canlılar ve bizim gördüğümüz nesnel varlıklar olarak dönüştürmektedir. yani gördüklerimiz, yaşadıklarımız ve bizatihi bizler kendimizde birer gerçek olmayıp başka bir hologramdan yansıyan hayali nesneleriz. yani bizler başka bir hologram görüntüye bakan kimseler değil, o hologramın parçalarıyız.”
kur’an-ı kerim “ankebut suresi (29/85)”
ayet 64 şu iğreti dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka şey değildir. ahiret yurduna gelince, asıl hayat işte odur. ah bilebilselerdi. (alıntıdır)



