Çevre
Çevre insanın tüm sıkıntısının, çilesinin, cehenneminin kaynağıdır.
ortada kontrol edemediğimiz, öngöremediğimiz, neler getireceğini bilemediğimiz, uzlaşamadığımız bir gerçeklik vardır. kendini hayat şartları adı altında bize dayatmaktadır.
bakın çok iddialı bir laf edeceğim şimdi: son tahlilde tüm felsefeler ve dinler, insanın çevreye uyum problemine dair çözüm üretme çabalarından ibarettir.
felsefeler veya ideolojiye indirgenmiş dinler, genelde çevre adlı kaosa karşı alternatif düzen getirerek insana güvenli alan sağlamayı öngörmüşlerdir. ancak devasa ve evrensel kaosa karşı insanın minik çabası ile kurduğu düzen, delik deşik kova ile su taşımak gibidir. her yerinden akıtmaktadır.
hakikat ehli bu noktada en yüksek ve üstün çözüme ulaşmışlardır elbette. zaten çözüme ulaşamamış olsalardı, tam huzura ve hakikate kavuşmalarından da bahsedemezdik.
klasik kaynaklarda cehennemin baş meleğinin ismi “mâlik”; cennetin baş meleğinin ismi ise “rıdvan” olarak geçer.
mâlik sahip olma, mülkünde bulundurma demek; rıdvan ise razı olma, memnun ve hoşnut olma demek.
işte tüm sır bu iki kelimede yatmaktadır. başta kendi bedenini, sonra da “mal canın yongasıdır” deyip, bedenin dünyevi uzantılarını sahiplenip, mülk edinen kişi, ister istemez diğer mülk sahipleri ile savaşa girmek zorunda kalmaktadır; aynı zamanda cehenneme de düşmüş olmaktadır(bu noktada komünistlerin mülkiyeti kaldırarak dünya cennetini yaratmak üzere öne sürdükleri uyduruk ve başarısız çözüm aklımıza gelsin).
böyle bir kişi, sadece kaynak paylaşım savaşına girip diğerleri ile mücadele etmekle kalmaz; sürekli değişen çevre şartlarına karşı da mücadele vermek zorunda kalır. piyasalar düşer, çıkar; arz-talep azalır artar; kıtlık, hastalık, işsizlik, parasızlık, savaş, ölüm tehlikesi baş gösterir vs…
rıza makamına ermiş olan hakikat ehlinin ise durumu çok farklıdır. onlar çevre faktörünü diğerleri gibi kaos ortamı olarak algılamazlar. zaten onu kaos ortamı olarak görmenin tamamen düşük ve kısıtlı bilinçten kaynaklandığını bilirler.
hakikat ehline göre çevre veya bizi çevreleyen alem, gelişigüzel veya rastgele işlememektedir. tam tersine, sonsuz hikmet sahibi olan mutlak bilinç tarafından çekip çevrilmektedir. kısıtlı bilinç, mutlak bilincin işlerine akıl erdiremeyince alemi sanki kaostaymış gibi algılamaktadır.
şimdi bir an hakikat ehli gibi okumaya çalışalım evreni: her ne kadar bize ters veya vahim gelse dahi aslında gerek kişisel, gerekse de dünyada gerçekleşen tüm olayların arkasında mutlak bilinç ve onun sonsuz hikmeti vardır.
o mutlak bilinç, aynı zamanda mutlak şefkat(rahıym), mutlak merhamet(rahman) gibi özelliklerle de donanmıştır. bu nedenle benim kendimi düşünmemden daha çok beni düşünür ve bana şefkat eder. benim veya toplumların başına gelen acı tatlı her şey, aslında terbiye ve ders icabıdır. zira dünya ruhların terbiye edilmek üzere gönderildiği bir okul hükmündedir.
bırak kendini onun şefkatli kollarına ve gerisini düşünme… anne şefkati bile onun sadece minicik bir tecellisi olan rahıym ismi ile müsemma mutlak bilinç seni beslesin, büyütsün, terbiye etsin. tek yapman gereken şey direnmemek, debelenmemek, kendini akışa bırakmak…işte bu da cennet yaşantısı oluyor…
not: burada anlatılanlar işin nihai bilinç kısmıdır. elbette o noktaya bir anda gelmek mümkün değildir. onun için yöntemli çalışma gerekmektedir. diğer yandan tüm bu anlatılanlar bilince dairdir; atalet ve miskinliğe davet olarak algılanmamalıdır. zâhirde yapılması gereken her neyse o yapılır. iç alem ise nötr olarak kalmalıdır. örnek: cephede asker isem, bana her ne görev verilirse onu en güzel şekilde yapmaya çalışırım. ancak düşmandan nefret etmem; savaşa veryansın etmem; öleceğim diye korkulara veya evhamlara kapılmam; öleceksem ölürüm. bu da benim için en iyisidir. zira o bana benden daha şefkatlidir. ölmemi yazdıysa, hayır ondadır.



