Tüm canlılar enerjisini doğrudan veya dolaylı olarak güneşten alır. biz de öyleyiz. mesela bitkiler en basit şeker molekülü olan glikozu, havanın karbondioksidini güneşten aldığı enerji yardımıyla su ile birleştirerek oluşturur. bu işlem bizim vücudumuzda tersine çevrilir ve güneş enerjisi açığa çıkar. yani glikoz karbondioksit ve suya parçalanır açığa çıkan enerji de faaliyet için kullanılır.
bunlar bilinen mevzular. insanın güneşten doğrudan doğruya faydalanabilme imkanına sahip olması ise günümüz için meçhul bir olgu. evet, insandaki spritüel boyut, güneş enerjisini doğrudan absorbe etme kabiliyetine sahiptir.
herkesin fizik vücuduna paralel olan spritüel bedeni bu yeteneği haizdir ve bu işlemi sürekli olarak yapmaktadır. ancak bu yolla elde edilen enerji bedeni idame ettirebilecek ölçülerde olmadığı için gıda tüketmek durumunda kalıyoruz.
ancak burada ilginç bir nokta var; spritüel beden geliştikçe absorbe ettiği güneş enerjisi miktarı her geçen gün artacaktır ve bizi şöyle vurucu bir hükümle başbaşa bırakacaktır:
“bir insan, spritüel olarak ne kadar gelişmişse o kadar az gıdaya ihtiyaç duyar”
gıda tüketiminin artması, insanı hızla tabiata yani hayvanlar alemi düzeyine çektiği gibi, spritüel yapıyı da köreltmektedir. böylece bir kısır döngü oluşur. kişi yedikçe şuurun düşük mertebelerine iner, indikçe daha çok yemek zorunda kalır. yemeklerin atık ürünleri bedende biriktikçe de her türlü sağlık sorunu ortaya çıkar.
işte bu kısır döngüyü kıran oruç veya sufilerin yaptığı riyazet uygulamalarıdır. sufiler, açlığın tüm sırlarını çözmüşlerdir ve bin yıldır değişik türde perhizleri uygulamaktadırlar. bu uygulamalar sayesinde yüksek bir şuura, diri ve hastalıksız bir bünyeye ve çok az gıda ile idare edebilme becerisine kavuşurlar.
not: ibadetlerin güneşin konumuna göre ayarlanması, güneşin spritüel beden üzerindeki yoğun tesiri ile alakalıdır.



