“İşte ben, hem benim, hem sizin rabbiniz olan Allah’a dayandım. yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. şüphesiz rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.” (hud 56)
bu ayetin son kısmındaki “rabbim sırat-ı müstakim yani dosdoğru yol üzerindedir” ifadesi ilk başta tuhaf bir söz olarak algılanabilir; zira doğru yol üzerinde olmak bazen yanlış yola da sapabilen insan için geçerlidir. Allah için böyle bir tabir kullanmak nasıl uygun olabilir ki?
Muhiddin-i Arabi hazretlerine göre bu ifade Allah’ın mutlak adalet sahibi oluşuna işaret eder.
üstelik bu ayette tevekkülün sırrı da bulunmaktadır. Hud a.s. burada diyor ki “ben sizden korkmam; çünkü varlıklar Allah’ın elinde kuklalar gibidirler ve kendi kendilerine iş yapamazlar. ancak Allah’tan korkarım. Allah da mutlak adalet sahibidir ve kimseye haketmediği cezayı(birilerini veya bir şeyleri musallat ederek) göndermez”
evet böylece tevekkülün sırrını öğrenmiş olduk. ancak öğrendiğimiz kuru bir bilgidir ve kuru bilgi davranışta değişikliğe yol açmaz. bu bilginin bilinçaltına indirilmesi ise istenen neticeyi verir; çünkü bilinçaltına inmiş bir bilgi hâli bir duadır.
bir kimseye kırk gün deli denirse, deli olurmuş; yani sürekli tekrar, bilgileri bilinçaltına indirirmiş. biz de bunu için hep “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” diyeceğiz.
not: şimdi uğradığımız bir bela geçmişteki bir suçumuzun karşılığı olabileceği gibi, gelecekte işleyeceğimiz bir günahın da bedeli olabilir; zira bizim için “zaman” vardır ama ilahi kudrete göre sadece “an” vardır. zaman, anın açılımıdır; eski tabirle, an icmal*, zaman ise tafsildir*.



