
Kader Baştan Belliyse Neden Cehenneme Gideceğiz
Kader konusu evrensel ölçekte ve gayet girift bir mesele olduğu için, insan aklının onu bir seferde kuşatması mümkün değildir. bu nedenle kader konusunu yerine göre değişik vechelerinden ele almak zorunda kalıyoruz; tıpkı filin bütününü görmek mümkün olmadığında, bir yerde hortumundan, diğer bir yerde yelken gibi kulaklarından bahis açmak gibi…
bir bilardo topuna ıstaka ile vurduğumuzda diğer toplara çarpar ve toplar rastgele dağılıma geçer. ilk bakışta bizde böyle bir intiba oluşur. gerçekte ise dağılım rastgele değildir. ıstakanın vuruş açısı, topa aktardığı enerji, zeminin oluşturduğu sürtünme, havanın oluşturduğu direnç ve tüm diğer değişkenler hesaplanabilseydi, topların tam olarak nasıl saçılacağını rahatlıkla modelleyebilirdik.
evrenin başındaki büyük patlamayı ıstakanın vuruşu olarak görebiliriz. dolayısıyla büyük patlama sonucunda harekete geçen enerji ve daha sonrasında oluşan kütlenin dağılımı kesinlikle rastgele değildir. evrenin başından en sonuna kadarki tüm kütlenin ve partiküllerin hareketi, belirli ve modellenebilirdir; tabii bu hesabı yapabilecek süper ötesi bir bilgisayarımız olabilseydi…
bu bahsedilen belirlenmiş kütle ve partiküllerin hareketlerine bizim ve tüm canlıların ve dahi tüm olayların dahil olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. eğer kaderin sadece bu yönüne odaklanırsak, bizde katı bir deterministik görüş veya eski tabirle cebriye anlayışı ortaya çıkacaktır: evren en başından en sonuna kadar çekilmiş bir film gibidir. her şey vakti geldikçe ortaya çıkar ve herhangi bir şeyi değiştirmek asla mümkün değildir.
ancak mesele bu kadar basit değildir ne yazık ki. insan bilincine herhangi bir had veya sınır konulmamıştır. insan bilinç itibariyle kendini madde kaydından kurtarabilmektedir. bu konu uzun ve derindir ancak kader meselesi açısından etkisi şudur: evet dış dünyanın olaylarını değiştiremeyiz, ancak olaylara karşı verdiğimiz tepkiler bizim elimizdedir. işte külli irade içindeki cüzi irade bir bakımdan budur. mesela malı çalınan bir adam, bu olayı değiştiremezdi belki; ama olaya karşı verdiği tepki onun elindedir; veryansın da edebilir, sükunetle de karşılayabilir.
işte insanın elinde olan bu kısım, bilinç mertebesine ait olduğu için, evren daha yaratılmadan ve kader yazılırkenki ana tesir edebilmektedir. böylece allah kaderi yazarken, kişilerin tercihlerini de bir ölçüde dikkate almaktadır. işte bu noktada kişilerin tercihi evrenin en başından kadere çok cüzi de olsa etki etmiş olmaktadır.
kaderin pratiği ve günlük hayata uygulanması ise tamamen başka bir alandır. bu noktada prensibimiz şudur:
“gündüz kaderiye ol, gece cebriye”
“gözünü açtığında kaderiye ol, kapattığında cebriye”
(kaderiye= kişi kendi kaderini kendi yazar; cebriye=kişi rüzgar önünde yaprak gibidir)
öyleyse gündüz ve iş başında iken sanki her şey bizim elimizdeymişçesine davranıyoruz ve asla kader konusunu gündeme getirmiyoruz. gece başımızı yastığa koyup gözerimizi kapadığımızda ise her şeyin takdire bağlı olduğunu düşünüyoruz. bu ölçülere bağlı kalamazsak safsataya düşeriz.
eğer diyalektiğin bu iki kanadından birine saplanır kalırsak, bedelini çok ağır öderiz. kaderin olmadığını ve her şeyin kendi çabasına bağlı olduğuna inanan kimse, dünyanın tüm yükünü sırtlanmış gibi olur; altında ezilir kalır. içki ve sair gaflet verici unsurlar olmasaydı, böyle bir kimse kısa sürede çıldırırdı. eskiler bu nedenle, “men âmene bil kader, emîne minel keder- kadere inanan kederden emin olur” demişlerdir.
diğer yandan, sadece yazgıyı nazara alıp çabayı terk eden kimse, miskinlik içine düşecektir.
unutmayalım, kader itikadı bilinç boyutuna aittir; günlük hayatla ilgisi yoktur.



