
İnsan ile hakikat mertebesi arasında üç perde vardır,
ene,
âdet
ve tabiat olmak üzere.
ene(ben), insandaki vehim, zan benliktir. bundan kurtulmak kelime-i tevhid’in manasını idrak etmekle olur. “lâ ilahe” kılıcıyla vehmî benliğin başı kesilirse altından “illallah” zuhur eder. ene, hüve’ye dönüşür.
âdet, toplumun çocukluğumuzdan itibaren bize nakşettiği, programladığı her türlü duygu ve düşünce kalıplarıdır. gerçi bunlar asırların tecrübesinden süzülüp gelmişlerdir ve bizi, ihtiyaçlarımızı görmek noktasında, her seferinde düşünmek zahmetinden kurtarırlar. fakat bir yan etki olarak bizi bir nevi şuursuz, otomat varlıklar haline sokarlar.
hakikat talipleri, toplumdan uzaklaşma ve inziva yoluyla âdetlerden sıyrılmışlardır.
tabiat ise hayvani bedenimizin içgüdü ve dürtülerinin şuurumuza işlemesi ve onu yeme, içme ve cinsellik kaydına almasından ibarettir.
şuurun bu tür kirlerden arındırılması oruç, riyazet ve zikir gibi amellerle başarılır. şuur bedenin içgüdü kaydından tamamen arındığında, bunun misali genelde rüyalara “bir hayvanın kesilmesi, kanının akıtılıp öldürülmesi” şeklinde yansır.
işte bu bahsedilen olgunun dış plana çıkarılması ve şuurlara empoze edilmesi için kurban kesilmesi emredilmiştir.
peki günümüzdeki uygulamalar ne derece bahsedilen gerçeklere paraleldir? derseniz, diyebilirim ki,
diğer islami uygulamalar gibi içeriği boşaltılmış, bağlamından koparılmış ve kupkuru bir ritüel derekesine indirilmiştir.
düşünün! oruç insan şuurunu yeme-içme kaydından azade kılmak için koyulmuşken, bizler tam tersi bir istikamete girip, işi lüks ve de tıka basa yenen iftar sofralarına dönüştürmüşüz.
acaba kurban neydi?
biz neye dönüştürdük?
bilen varsa beri gelsin.



