
Günümüz insanı kuran hakkında ne yazık ki çok acaip noktalara varmış durumda. işin acı tarafı kimseye de derdimizi anlatamıyoruz.
işin bu raddeye gelmesinde insanımıza nüfuz etmiş batı tarzı akıl yürütmenin payı büyük. bu noktada dinin bir yaşantı olduğunu, üstbeyinden çok altbeyne hitap ettiğini ısrarla vurgulamak gerekiyor.
kuran’ı anlamak için her şeyden önce onun 1400 yıl önce değil, şu anda bize indiğini farz etmek zorundayız. her ayetine kendimizi muhatap kabul etmemiz icap ediyor. kuran’da geçen hz. musa, hz. isa, hz. ibrahim vb. kıssalarının kendimizde bir karşılığını bulamıyor ve o olayları binlerce yıl önce olup bitmiş hadiseler olarak değerlendiriyorsak, geçmiş olsun…
gerçekte her bir peygamber insanın şuur gelişiminde bir basamağa karşılık gelir. o basamakta iç alemimizdeki aydınlık ve karanlık mücadelesinin aydınlık tarafıdır onlar. aynı olgu toplumsal şuur için de geçerlidir. toplumsal şuurun da kişisel şuurlardan ayrı olarak kendine özgü bir seyri ve gelişimi vardır. söz gelimi bugün islam aleminin başı israil ve yahudiler ile dertteyse, firavun ve büyücüleri tüm dünya üzerinde hakimiyet kurmuş ve gerçek israiloğullarını(nurani güçleri, müslümanları) eziyorsa, aslında şu anda tam da hz. musa kıssasının ortasındayız demektir. hatta artık bu iş yavaş yavaş hz. isa kıssasına doğru evrilmeye dahi başlamıştır. zira firavunun büyü ve sihir ilminden sonra deccalizmin maddeye dair ilimleri de tüm dünyayı istila etmek üzeredir.
eğer kuran’a bu türden bir yaklaşım sergileyemezsek ve 1400 yıl öncesinin olayları çerçevesinde bozuk plak gibi çalmaya devam edersek, gerçekte kuran’ı yürürlükten kaldırmış oluruz. ondan sonra bir takım şahıslar çıkıp tv’lerde bol bol kıssa anlatır. o anda insanlar duygulanırlar; ama sonra günlük hayatlarına dönüp eski hamam eski tas devam ederler. hayattan kopuk kıssalar anlatan adam da parasını alıp ticaretine bakar.
son zamanlarda bende çarpıcı bir idrak hasıl oldu diyebilirim. insan şuuruna hiçbir had ve sınır konulmadığını anladım. anlatmak oldukça güç ama şu kadarını söyleyeyim: mesela şu anda daha öncekilerden çok öte muhteşem bir müzik parçasını ortaya koyabilmek teorik olarak mümkündür. sonra onun da ötesini ortaya koyabilmek yine mümkündür. bunun bir limiti yoktur.
eski devrin insanları hakikat yolunda gayret etmişler ve belirli noktalara varmışlardır. elbette onların hakkını teslim ediyor ve onları takdir ediyoruz. ancak hakikat noktasında kendimizi onlarla bağlı ve sınırlanmış görmemiz son derece yanlış olacaktır. zira onların ortaya koyduğu hakikatin de ötesi vardır. evet, onlar yaşadıkları devrin hakkını vermişlerdir; peki biz yaşadığımız devrin hakkını verebiliyor muyuz? tıpkı onlar gibi biz de yaşadığımız devrin hakkını vermekle sorumlu değil miyiz? kanaatimce, bizler de hakikatin çok başka yüksek derecelerini keşfetmekle yükümlüyüz. eskiye takılıp kalmak iş değildir. her devrin öncekilerde olmayan kendine göre başka başka imkanları vardır. yapamasak bile, en azından bu şuurda olmalıyız gibi geliyor bana…
not: yaşantısına ermeden ayetleri gelişigüzel kullanmak suçtur. gelişigüzel ayet yapıştıranlar hiç farkında değiller ama, yaptıklarının egemen bağış’ın yaptığından farkı yoktur. bakara makara takılıp gidiyorlar işte…



