İnkar etmenin cezası, kişinin inkar ettiği hakikatten perdelenmesidir. daha öte bir ceza aramayalım. bu kadar basit bir hüküm, inkarın mahiyetini ve tüm sonuçlarını ortaya dökmekte yeterlidir.
çeşmeyi inkar edersek o çeşmenin suyundan ebediyen mahrum kalırız. niçin ebediyen? çünkü o inkardan dönülmediği müddetçe hükmü bâki kalacaktır. sınırlı süreli bir dünya hayatındaki inkarın sonsuz cehenneme yol açması da bu nedene dayanmaktadır. Allah’ın zatını ve sıfatlarını inkar edersek artık ilahi isimlerin nur çeşmelerinden sonsuza dek istifade edemeyiz, ki o isimler güzel ahlakın kaynağıdırlar.
mesela Allah’ın rahim esması bir kalpte parlamadıkça o kimsede şefkatin hakikati gerçekleşemez. diğer güzel ahlakın da tamamı böyledir. imanı olmadığı halde dış yüzden şefkatli oldukları gözlenen kimseler hakikatte öyle değildirler. şartlar değiştiği anda onlardaki ince şefkat kaplaması dökülür ve alttan katran gibi kara kötü ahlak çıkar. işte o kötü ahlak onların cehennemidir.
insanların ezici çoğunluğunun kötü ahlaklı olması, devlet denilen kurumun varlığını zorunlu hale getirmiştir. devlet, şiddete şiddet ile karşılık vererek dengeyi sağlar ve ortamı yaşanabilir tutmaya çalışır. faraza devletin bu baskısı ortadan kalksaydı, insanların gerçek yüzlerine şahit olurduk. gerçekte insan, en vahşisinden yırtıcı bir hayvandır.
tasavvuf bir vecheden “hayvanı insan yapma sanatı” olarak da görülebilir. çoğu kimsenin sandığının aksine dinin şeklen uygulanması bu dönüşümü gerçekleştirmez. bu sebeple kurumsal dinler, insanı dönüştürmek yerine hayvanı kelepçelemenin araçlarıdır. son derece tabî olarak dönüştüremezsen kelepçelemek zorunda kalırsın. kurumsal dinler, diğer tüm ideolojiler gibi, insanları zihinlerinden kelepçeler. bu arada günümüzün baskın ideolojisi olan “bilimsel pozitivist paradigmanın” da modern bir din olduğunu unutmayalım.



