Bu konuyu eski devrin kitaplarından buraya olduğu gibi alıntılarsanız, ortaya faydadan uzak kimsenin anlamayacağı bir şeyler çıkarmış olursunuz.
nefsin mertebeleri, insandaki benlik bilincinin kademeleridir. evet ayrıntıda yedi aşaması vardır; ancak biz onu pratik nedenlerden dolayı emmare, mutmainne ve safiye olmak üzere üç aşamalı olarak ele alacağız.
emmare mertebesinde benlik bilinci en dip seviyededir. bu aşamada “ben” lafzı ile kast edilen biyolojik bedendir. bu mertebede “ben”, kendini tipik bir memeli hayvan olarak takdim eder. memeli hayvanın altbeyni her yeni algı durumunda otomatik olarak şu kodu çalıştırır:
1. ben bunu yer miyim?
2. o beni yer mi?
3. bu benim için cinsel eş mi?
dolayısıyla yırtıcı bir memelinin dünyası güç ve çiftleşmek olguları üzerine kurulmuştur. bunlardan birisi kendisinin, diğeri ise türün devamını sağlamayı hedefler. bilhassa memeli hayvandaki güç algısı insan gibi zeki bir varlıkta çok değişik noktalara varır.
bir memeli hayvan, kendini beden hacmi ve cüssesi ile doğru orantılı olarak güç sahibi olarak görür. başka yırtıcı türlerin kendinden cüsseli ve güçlü birimleri ile karşılaşınca direkt kaçma yolunu tutar; kendi sürüsü içindeki güçlülere ise boyun eğer; kendinden zayıflara da diş gösterir. böylece sürü içinde güç hiyerarşisi doğmuş olur.
insan çok zeki bir memeli olduğu ve soyut düşünme yeteneği yüzyıllar içinde çokça geliştiği için, güç algısı onu tanrı adını verdiği en büyük güç sahibine ulaştırmıştır(yazıyı uzatmamak için çok tanrılı dönemi es geçiyoruz).
bu bilinç mertebesinde insan şöyle düşünür:
1. ben varım.
2. benim kendi cürmümce güçlerim ve iradem dahi vardır.
3. diğer insanların ve mahlukatın da kendi varlıkları ve kendi cürümlerince güçleri ve iradeleri vardır.
4. tanrı ise bütün güç sahiplerinin üstünde, hepsinden, hepimizden güçlü olandır.
bu mertebedeki benlik bilincinin sahibi farkında değildir ama, aslında hem kendine hem de sair varlıklara ilahlık vermiş olmaktadır. tanrı ise bu ilahlar hiyerarşisinde en yüksek rütbeli olandır.
emmare bilincin dünyası şöyle işler:
dünya adı verilen bu vahşi ortamda tüm güç sahipleri serbest rekabet halinde birbirleri ile mücadele ederler. güçlü olan zayıfı ezer ve yer.
tanrı güç mücadelesinde bir tür üst destek unsurudur. tanrı bu vahşi doğada insana yardım etmelidir; düştüğü zor durumlarda ona destek vermelidir. karşılığında da ona ibadet edilir; adı yüceltilir…
peki kişi o kadar yardım dilemesine rağmen göklerden yardım gelmezse ne olur? genelde bu durum inkarla sonuçlanır. “olsaydı yardım ederdi; demek ki yok” yargısına varılır. bilhassa günümüz emmare bilinçlerinin tipik tepkisi bu yöndedir.
genelde müslümanlar kendilerinin emmare bilinçten çok uzak olduklarını düşünürler. halbuki çoğu emmare sıfatlarını taşıdıklarından dahi habersizdirler.
“hayır ve şerrin allah’tan geldiğini bilmek”…
inancın temel ölçülerinden biri olan bu ilkeyi ne kadar içselleştirebiliyoruz acaba?
“allah seni kötülere ve tüm belalara karşı korusun!”
şerli kimseler ve bela denen olaylar kendi kendine mi geliyor, yoksa allah’ın takdiri ile mi üzerimize sevk ediliyorlar? bu durumda kimden kime sığınıyoruz? o’nun gazabından rahmetine, o’ndan yine o’na sığınıyor olmayalım!
çoğu zaman allah sanki bir sekt tanrısıymış gibi kafir dediğimiz ötekine karşı veya mecusiler gibi şeytanları bağımsız güç sahibi farz edip onlara karşı allah’tan yardım ummuyor muyuz? halbuki allah öteki olarak gördüklerimizin de rabbı’dır. allah’ın isimlerinden biri de “mudill’dir. yani allah saptıran ve dalalete düşürendir. peki kimi saptırır? elbette yanlış işler yapmakta ısrar eden ve böylelikle allah’a lisan-ı haliyle “beni saptır, yoldan çıkar ey rabbim!” diyen kimseyi saptırır; çünkü allah tüm dualara icabet eder.
emmare bilincin nihayeti şudur: şu varlıkta bir ben varım bir de allah var. diğer tüm varlıklar ve olaylar hakkın bana olan görünümleridir. tüm insanlar bana karşı birer figüran ve oyuncudur. hepsinin ipleri hakkın elindedir(bu tefekkür hakikat yolunun büyük ustası abdülkadir geylani hazretleri tarafından önerilmektedir).
kişinin şuhudunda(görüşünde) haktan başka bir varlık kalmadığında, artık o kimse emmareden veya karanlık benlik bilincinden kurtulmuş ve mutmainneye yani aydınlık benlik bilincine ulaşmıştır. aydınlık bilince ulaşan kimse gerçek anlamda kuran ve hadisin muhatabı olur. bu kimsenin imanı hakiki iman, namazı da hakiki namazdır. bu mertebeden öncekiler ise taklit ve surettir.
peki safiye bilinci nedir?
onda benlik bilinci hiç kalmaz; geride yalnızca hakk kalır. bu mertebe bizi fersah fersah aşacağı için bilmemize de pek gerek yoktur.



