Onlar, kapkaranlık zindanda yaşamaya alışmışlar.
oradan kurtulmayı hiç istemezler; çünkü zindanın dışının hiçlik olduğunu zanneder ve zindandan çıkışı yok olmak olarak tahayyül edip bundan tir tir titrerler.
yine bunlar, lafzen tersini söyleseler de, zindanda ebedi olarak kalıcı oldukları hissiyatındadırlar. sanki zindana kazık çakmışlardır.
ayrıca bu tayfanın bir koğuş ağalığı seçimleri tantanası vardır ki, ibretliktir. tüm ömürlerini koğuş ağası sizden mi olsun bizden mi olsun didişmeleri ile geçirirler. koğuş ağası kendilerinden olunca güya hapishanedeki rahatlıkları artmaktadır.
aklı başında bir insanın, her gün kuzu kebap yese bile, hapiste rahat etmesine ve orada mutlu olmasına imkan var mıdır?
elbette yoktur.
dışarısının güzelliğini bilene, hapisteyken yediği en güzel yemek bile zehir zıkkım gibi gelir. oradan kurtulmadıkça hayatının tadı tuzu olmaz.
işte şu dünya hayatı gerçekte bir zindan ortamıdır. bu dünyadan çıkış, yani ölüm ise en büyük kurtuluştur.
ölüm iki türlüdür:
biri bildiğimiz doğal ölüm ve dünyadan zorunlu tahliyedir ki, herkesin kaçınılmaz akıbetidir. bunda hazırlıksız yakalanma riski büyük olduğu için çok tehlikelidir. dışarısı için hiçbir hazırlığınız yokken, pat diye alıverirler. sonra ayazda kalırsınız.
diğeri ise tasavvuf ehlinin “ölmeden önce ölmek” dediği bilinç olarak dünyadan çıkış ve hükmen ölümdür ki, işte bu ikincisi çok büyük nimettir.
kapkaranlık, farelerin cirit attığı, börtü böcekli zindanda adamlar canını dişine takmış “koğuş ağası senden mi olsun benden mi olsun” mücadelesi yapıyor.
dostlar kusura bakmayın; benim bir an önce zindandan çıkmak haricinde bir derdim bulunmuyor ne yazık ki. dolayısıyla koğuş ağası seçimleriniz de zerre kadar umrumda değil. ben bir an önce bülbüllerin şakıdığı günlük güneşlik ortamlarda, yemyeşil ağaçların altında, rengarenk çiçeklerin arasında, ılık rüzgarların ferahlığında, buz gibi limonatamı yudumlamak istiyorum. size farelere komşuluk etmek ve sayısız haşeratın içinde yaşamak hoş geliyor olabilir; bana gelmiyor.



