Tevhid AnlayışıLa Havle SırrıNefs, Benlik-EgoSiyaset

Tevhidin İdrakı

Nefs, ego, benlik sevdası öyle kolay vazgeçilebilecek bir duygu değildir. onun son kurbanlarından biri de, ahmet davutoğlu oldu; ama onun için başka türlüsü de mümkün değildi zaten.

farzı muhal, ben davutoğlu’nun yerinde olsaydım kesinlikle başkaldırmaz ve bana çizilen sınırlar içinde kalmayı uygun görürdüm. niçin? cumhurbaşkanına şahsi bağlılığımdan dolayı mı? elbette hayır. bir insana boyun eğmek, ona şahsi olarak bağlı olmak, kula kulluk etmenin ta kendisidir.

iyi de, günlük hayatımızda hepimizin bir amiri, üstü, patronu var. hiyerarşik yapılanmadan kendimizi kurtarmamız da mümkün değil, o zaman hepimiz kula kulluk mu ediyoruz? evet, tevhidi idrak edememişsek aynen öyle yapıyoruz.

madem allah erdoğan’ı belli bir zaman dilimi için baş tayin etmiş, ben de kaderin bu hükmüne boyun eğerdim, yani bu düşünce ve niyetle allah’tan başkasına kulluk etmemiş olurdum.

görüldüğü üzere tevhid bilincinden mahrum olmak, insanı iki seçenekli bir sona itiyor; ya iblis gibi isyan etmek, ya da kula kulluk etmek. insan için asla bu iki şıktan başkası yoktur, olamaz.

tevhidin idrakı, insanı başı dik, şerefli, haysiyetli ve hür bir hale getiriyor.

tevhid manası ilk defa bilincimde açıldığı zaman, uzun süreli bir şok yaşamıştım. basiret gözüyle bütün varlığın, kainatın, allah’ın istilası altında olduğunu görünce gözlerimden yaşlar süzülmüştü, “allah’ım her yeri, her şeyi istila etmişsin, bize de bâri bir köşecik bıraksaydın” deyivermiştim.

allah’ın bu kudretini, istilasını nefsim hazmedememişti. o da kendince pay istiyordu allah’ın mülkünden. “hepsini sen niye alıyorsun, birazcık da bize bırak” tavrı içindeydi.

daha sonraları iş çok daha vahim noktalara vardı. kainatı geçtik, bizzat kendimin dahi onun mülkü olduğunu gördüm, kendime bile sahip değildim. nefsin karanlık gecesiydi bu.

ben de dahil herkes, her şey, tüm kainat onun mülküydü. başta zor geldi ama sonra yavaş yavaş bu gerçeği hazmetmek durumunda kaldım.

evet, her şey onundu ve bizim zerre gram hakkımız yoktu tüm bu hazinelerden. ama allah bizi “hiç”ten, “yok”dan var etmiş ve kendinin kemâline, hazinelerine şahitlik ettirmişti. “hiç” olmaktansa, “yok” olmaktansa, elbette tüm bu gösteriye tanıklık etmek tercih edilesi idi.

üstelik allah asâleten olmasa bile, vekâleten, niyâbeten, emâneten bizlere “güç” veriyordu, buna bir limit de koymamıştı. kişi, şuurunun gelişmişliği ölçüsünde nasiplenebiliyordu.

vezir-i azam rütbesine dahi çıkabiliyordu. evet, mülkün sahibi padişahtır ama mührünü bahşedip, vezirini tasarrufa yetkili kılabilir.

ey rabbim! ben senin tüm varlık üzeindeki kudretini ve istilanı kabul ettim, razı oldum. ben kendime bile malik değilim. ancak senin can vermenle hayatttayım, seninle hareket edebiliyorum, seninle faaliyette bulunuyorum.

senden vezir-i azamlık rütbesini umarım. hüküm ancak senindir, onu da bilirim. sen ne dersen o.

isnetus 10.05.2016 11:25 ~ 19:54

İsnet.us

Bir ekşi sözlük yazarı olan “isnetus”, ağırlıklı olarak tasavvuf, tarih, siyaset bilimi alanlarına ilgi duyar. Ekşi sözlük ve bu blog haricinde başka bir yerde yazmamaktadır; instagram ve facebook hesabı da yoktur. Bununla birlikte Ekşi'de paylaştığı bazı yazılarını https://isnetus.wordpress.com/ adlı sitesinde paylaşarak takipçilerinin yorum ve ilgili konu hakkındaki değerlendirmelerini paylaşabildiği ve farklı açılardaki tefekkürlerini sunup fikir alışverişinde bulunabildikleri bir blogu da mevcuttur.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu