Dindar Nesille Çağ Atlanabileceği Gerçeği 1
İnsan anlam arayan ve anlam üreten bir varlıktır. düşündüğü gibi yaşayamazsa yaşadığı gibi düşünme eğilimindedir. zira yaşantı ile düşünce uzun süre çelişemez. bir müddet sonra bunlar uyumlu hale gelmek zorundadır. bu noktada insan ister istemez düşüncesini yaşantısı ile uyumlu olacak şekilde revize eder. böylece çelişkinin yarattığı stresi ortadan kaldırır.
dünya görüşü ve onun siyasi yansıması olan ideolojiler bu şekilde ortaya çıkarlar. bunlar toplumların fiili olarak yaşadığı hayatın teorisidirler. 18. yüzyıldan itibaren batı avrupa’da coğrafi keşifler sonucu yaygın bir ticaret faaliyeti ve onun tabii sonucu olarak büyük bir sermaye birikimi gerçekleşti. burjuva dediğimiz geçimini zanaat ve ticaretten sağlayan sınıf büyük güç kazandı ve toplumu dönüştürmeye başladı.
aslında o dönemde ortaya çıkan meşhur aydınlanma filozofları burjuva düşünürleridir ki, başlıca görevleri yeni döneme uygun fikirler üretmek ve bujuva düzeninin meşruiyetini sağlamaktır. daha öncesinde tüm toplumsal yapılanma ve siyasi yapı toprak mülkiyetine endeksli idi; çünkü gelirin kaynağı toprak idi. askeri ve siyasi düzen tamamen tarım üretimine ve toprakların mülkiyeti üzerine kurgulanmıştı. bu düzende dinin görevi düzeni meşrulaştıracak söylemler üretmekti.
eski düzenden yenisine geçmenin kolay olduğunu sanmayın. eski düzenin çok şiddetli bir direnç göstermesi gayet normaldir. evet burjuva ve onun düzeni büyük bir ilerlemeyi temsil eder ancak eski düzenin sahiplerine bunu anlatmanız mümkün değildir. güç sahipleri gücünü devretmek istemezler ve tüm imkanlarıyla karşı koyarlar; bunun pahası ilerlemeyi reddetmek ve gelişim basamaklarında bir kademe geri düşmek olsa bile. mesela ispanya ve portekiz’de aynen böyle olmuştur. oradaki eski düzen gelişen burjuvaziyi başarıyla ezmiş ve burjuva düzenine geçit vermemiştir. dolayısıyla bu ülkeler 20. yüzyıla geri kalmış ülkeler olarak girmişlerdi.
burjuvazinin ezilmesinde başlıca faktör ise düzenin ideolojik muhafızlarının güçlü olmasıdır; yani katolik kilisesinin. ingiltere, fransa ve hollanda’da ise kilise o kadar güçlü değildir. bilhassa sanayileşmenin başladığı ingiltere’de daha 1500’lü yıllarda kilise vatikan’dan kopmuş ve kral’a tâbî duruma girmişti. burjuva ideologlarının şiddetli din ve tanrı karşıtı olması yine aynı nedene dayanır. tanrı yıkmak istediğiniz düzene güç veriyorsa o’na da karşı olmak zorundasınız.
bizde de durum aynen ispanya ve portekiz’deki gibi oldu; çünkü bizim düzen muhafızları yani din adamları sınıfı çok güçlü idi. arkalarına Allah’ı da alarak(!) düzeni kanlarının son damlasına kadar savundular. günümüzdeki diyanet kurumu da o geleneğin dişleri dökülmüş bir uzantısıdır. her ne kadar dişleri dökülmüş, pençeleri sökülmüş, sopayla hizaya sokulmuş olsa da, zihniyet aynı ilkellikte devam etmektedir.
bizdeki bu yapının ortadoğu’daki muadili ise vahhabi selefi gelenektir. onun da nelere yol açtığı herkesin malumu.
işte doğu cephesinde durum bundan ibaret. batı cephesinde ise “bilimsel poziztivist paradigma” taraftarları eski düzenin payandası olan dine haçlı seferleri düzenlemeye devam ediyorlar.
sanırım bu noktada kafanız bayağı karışmıştır. şöyle söylediğinizi duyar gibiyim” ya hu öyle anlattın ki, “din, allah” sanki birer hakiki olgu değil de düzene ve siyasete dair unsurlar. bunların hiç mi hakikati yok? hep sanal ve kurgusal şeyler mi bunlar?”
elbette bunların bir hakikati ve aslı var; ancak bir de faslı var. peygamberler ve üç beş derviş bunların hakikatini yaşarken, toplumlar bu zatların marifetinden türetilmiş ideolojilere tâbî olurlar. ötesi onları aşar. ideolojiler de dönemseldir. içinde yaşanılan topluma ve döneme göre biçimlenirler.
sonuç: bugün dindar nesil denilen kesim ideolojik donanımları itibariyle, bilimsel pozitivist paradigma bağlıları karşısında varlık gösteremezler. zira birinin ideolojisi tarım toplumu şartlarında, diğerininki ise sanayi toplumu ortamında üretilmiştir. aralarında kademe farkı vardır.



