“Bin altmış yedi senesi rebiu’l-ahir sonlarında bir gün kulların çokluğunu, fakat abidlerin azlığını, zahidlerin nadir olduğunu, ariflerin de yani ariflerden Allah teâlâ’ya yaklaştırılmış olanların azdan az olduğunu; çoğunluğu fasıkların, asilerin ve kâfirlerin teşkil ettiğini ve bana göre bunların Allah teâlâ’nın rahmetinden uzak bulunduğunu düşünüyor ve kendi kendime diyordum ki:
“acaba bu çoğunluğun hali ne olacak? biz iyi biliyoruz ki yüce Allah erhamürrahimin’dir.” bunun sırrının, Allah teâlâ tarafından açılması için kalbimin burçlarında dolaşıyordum. birden bana iki kanatlı büyük bir kapı açıldı. kanatlarından birine şöyle yazılmıştı:
“bu, dünyanın sırrıdır.” ötekine de: “bu, ahiretin sırrıdır.” yazılı idi. kapının hemen ardında güzel yüzlü, mütenasip endamlı, yüzünün nurundan güneşin utandığı bir genç gördüm. bana dedi ki:
“sana dünya ve ahiretin sırrı açıldı. üzerindeki beşeri elbiseyi ve izafi varlığı (vücudu) at, kapıdan içeri gir. tuhaf bir şey göreceksin ve sana ledünni ilimler açılacak, yüce allah’a yakın ve uzak olanı bilecek ve dertlerden kurtulacaksın.” çıkardım ve kapıdan içeri girdim. bana nurani bir elbise giydirdi. bir de baktım ki ilmim ve anlayışım, kulağım, gözüm bütün iç ve dış duyularım başka bir ilme, başka bir anlayışa, başka bir kulağa, göze ve yeteneklere değişti. günüm, “arzın başka bir arza, göklerin başka göklere değişip herkesin tek kahredici Allah teâlâ’nın huzurunda duracağı gün” oldu. ve: “o’nun vechinden başka her şey helak olacaktır.” ayetinin manası meydana çıktı. bildim ki rabbımın bana giydirdiği elbise, hakkani varlıktır. sonra o halimle yaratılmışlara baktım. gördüm ki benim zannımda abid, zahid, veliyyullah olanların çoğu Allah teâlâ’dan ve o’nun rahmetinden uzaktır. onunla Allah teâlâ arasında gösterişten, işittirmeden, kendini beğendirmeden, nefsini temize çıkarmadan, böbürlenmeden, kendi nefsi yahut insanlar hakkında Allah teâlâ’ya kötü zan taşımaktan, ya da zahiren kendinden aşağı olana hakaret gözüyle bakmaktan meydana gelen bir perde vardır. hâlbuki kendisi iyi yaptığını sanıyor. ve zannımda fasık, asi, riyakâr, sapkın, bid’atçi, mülhid, zındık olanların çoğunu da Allah teâlâ’ya yakın, Allah teâlâ’nın dostu, o’nun sevgilisi gördüm. bunlar, kalblerinde bulunan üzüntü, zillet, hulus, Allah teâlâ’yı bilme kendi nefsi ve diğer kullar hakkında Allah teâlâ’ya iyi zan besleme, herkese tevazu gösterme gibi sebeplerden bir sebeple Allah teâlâ’ya yaklaşmışlardı. ve gördüm ki uzaklaştırıcı sebeplerin en kuvvetlisi kibir ve şöhret; Allah teâlâ’ya yaklaştırıcı sebeplerin en kuvvetlisi de tevazu ve mahviyettir. aslında yakınlık ve uzaklık varlığı olmayan mevhum şeylerdir ya. sonra bana:
“benim velilerim, benim kubbelerim altındadır, onları benden başka kimse bilmez.” kudsi hadisinin sırrı açıldı. Allah teâlâ’nın örtüsüyle ayıp kubbelerinin altında gizli olan velileri kimse bilmez. bunları, izafi varlığı atanlar bilirler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz buyurmuştur:
“varlığın öyle bir günahtır ki onunla hiçbir günah mukayese edilmez.”
(niyazi mısri’den)



