KuranAhir Zaman-KıyametSure, Kıssa ve Mitoloji Çözümlemeleri

Vakıa

Muhyiddin-i arabi hz. tarfından yapılan tefsiri:

1- o vakıa, vuku bulduğu vakit. 
2- ki, onun vuku bulmasını yalanlayacak yoktur.
3- alçaltıcıdır, yükselticidir. 
4- arz, şiddetle sarsıldığı, 
5- dağlar un ufak parçalandığı, 
6- toz duman haline gelince… 
7- ve sizler de üç sınıf olacaksınız. 
8- ashabu’l meymene, nedir ashabu’l meymene?
9- ashabu’l meş’eme, nedir ashabu’l meş’eme?
10- sabikun, sâbikûndur. 
11- işte bunlar mukarrebun’dur. 
12- naîm cennetlerindedirler. 
“o vakıa…” yani ölüm gerçekleştiğinde “vuku” bulduğu, küçük
kıyamet koptuğu zaman “ki onun vuku bulmasını…” Allah’ı
yalanlayarak: ölümden sonra diriliş ve ahiretin diğer halleri yoktur,
diyecek kimse yoktur. çünkü her nefis, mutluluk ve bedbahtlık gibi 
hallerinin alçaltıp yükselttiğini müşahede eder. ve o vakit anlar ki o,
“alçaltıcıdır, yükselticidir…” bedbahtlar olan nar ehlini cehennem 
derekelerine alçaltırken mutlular olan nur ehlini de cennet derecelerine
yükseltirler.
“ …sarsıldığı…” zaman. beden arzı, ruhun ayrılmasından sonra 
şiddetli bir şekilde sarsıldığı, içindeki her şeyi dışarı attığı, böylece 
bütün organlarını yıktığı, kemik dağları “…parçalandığı…”, un ufak
olarak dağıldığı veya sürüklenerek “toz duman haline” getirilinceye 
kadar yürütüldüğü zaman; “ve sizler de üç nevi (sınıf) olacaksınız…” 
birinci neviler, iyilerden (ebrar) oluşan mutlulardır ki, bunlar insanlar
arasındaki salihlerdir (iyilerdir). ikincileri, insanların şerlileri ve ifsatçıları
olan bedbahtlardır. birinci gruptakilere “sağ ehli” (ashabu’l meymene) 
denilmiştir, çünkü uğur ve bereket ehlidirler. ya da yönlerin en
faziletlisine ve en güçlüsüne, yani yüce cihete, kutsi âleme yöneldikleri 
için bu ismi almışlardır. diğerleri de “sol ehli” (ashabu’l meş’eme) 
denilmesinin nedeni uğursuzluk ve yaramazlık ehli olmaları yahut
yönlerin en adisi ve en zayıfı olan süfli cihete, yani maddi âleme 
yönelmeleridir. 
“sabikunlar…” yani önde olanlar; her iki grubu geçen, allah’ta fena
bularak her iki âlemi de aşan muvahhidler “sâbikundur…” öndedirler…
yani onları övmeye ve sahip oldukları vasıflara eklemede bulunmaya
imkân yoktur. “işte bunlar…” fena sonrası beka ile hakiki varlığa 
kavuşmaları halinde olduklarında bunlar yani mukarrebun’lar “naim
(nimet) cennetlerindedirler” bütün cennet mertebelerindedirler. 
13- çoğu öncekilerdendirler. 
14- birazı da sonrakilerdendir. 
bunların “çoğu…” büyük bir topluluğu “ öncekilerden…”dirler. ruh
saflarının en önünde, ezelde ilk inayet ehli olan mahbuplardır onlar.
“birazı da sonrakilerdendir.” mertebeleri mahbupların mertebesinden
daha aşağı, ikinci safta yer alan muhiplerdir. bunların az olarak
nitelendirilmelerinin nedeni muhip (seven) kimselerin nadiren isteklerine 
kavuşmalarıdır. buna karşılık mahbup (sevilen) kimse, kemalin son
noktasına kadar ulaşır. muhip olanların çoğunluğu sıfat cennetlerinde 
mutlular derecelerinde dururken mahbupların tümü ise gayelerin en son 
noktasına ulaşmış olarak zat cennetindedirler. 
bu yüzden Rasulullah (s.a.v) bu ayetle ilgili olarak şöyle
buyurmuştur: “burada sözü edilen her iki topluluk da bütünüyle benim 
ümmetimdendirler.” yani öncekiler daha önce gelip geçmiş
ümmetlerden, sonrakiler de Rasulullah’ın (s.a.v) ümmetindendirler, gibi 
bir anlam söz konusu değildir. bilakis, bunun tersi (öncekilerin hz.
Rasulullah’ın ümmetinden, sonrakilerin de önceki ümmetlerden olması) 
daha doğrudur. ya da kastedilen anlam şudur: bunların bir grubu 
ümmetin ilkleridir ki nebiyi görmüş, onun zamanında vahyin tazeliğini
yaşayan veya onun zamanına yakın bir dönemde yaşayıp sahabesini
gören tabiinden olan kimselerdir. diğerleri ise davet devrinin sonlarında, 
mehdi’nin (a.s) zuhur etmesine yakın bir dönemde yaşayıp üzerlerinde
uzun zaman geçtiği için kalpleri katılaşan kimselerdir. mehdi’nin (a.s)
zamanında yaşayan kimseler değildir elbette. çünkü öne geçenler,
mehdi’nin zamanında çok olurlar. onlar büyük kıyamet ashabı, keşif ve 
zuhur ehlidirler. 
15- cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.. 
16- onlar üzerlerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.
“cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.” her birine has kılınmış
hakkani ve bahşedilmiş varlıklarla bütünleşmiş, bezenmiş tahtlar 
üzerindedirler. nitekim, Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “nurdan 
minberler üzerindedirler.” yahut sıfat mertebeleri üzerindedirler.
“oturup yaslanırlar.” orada zuhur ederler. çünkü burası onların 
makamlarındandır. “karşılıklı olarak…” mertebe bakımından eşit olarak 
oturup yaslanırlar. vahdet aynında aralarında kesinlikle perde olmaz. 
çünkü zat ile tahakkuk etmişlerdir. hangi sıfatla zuhur etmeyi seçerlerse 
seçsinler onları birleştiren şey zat sevgisidir. sıfatlardan dolayı zattan,
zattan dolayı da sıfatlardan perdelenmezler. 
17- çevrelerinde ölümsüz gençler (vildanlar) dolaşır, 
18- testiler ve ibriklerle memba şarabından dolu kadehlerle,
“çevrelerinde, ölümsüz gençler (vildanlar) dolaşır.” zatlarının 
devletiyle devamlılık vasfına sahip ruhani kuvvetler; vildanlar onlara
hizmet ederler. yahut güçlü iradeleriyle kendilerine kavuşan irade
ehlinde olan istidat sahipleri onlara hizmet ederler. nitekim, şöyle 
buyrulmuştur: “imanda kendilerine tâbi olanlar (var ya)! işte biz, onların 
nesillerini de kendilerine kattık.” (tur, 21) veya semavi melekutlar 
onlara hizmet ederler. “testiler ve ibriklerle…” irade, marifet, sevgi, aşk,
zevk şarapları, hikmet ve ilim suları doldurulmuş testiler, ibrikler ve 
kadehlerle etraflarında dolanıp hizmet ederler. 
19- bundan başları ağrımaz, akılları giderilmez sarhoş da olmazlar. 
“bundan (şaraptan) başları ağrımaz.” tamamı lezzettir; elem ve 
sarhoşluk vermez. çünkü yakin serinliğini bulmuş, bu lezzete
kavuşmuşlardır, kafur kokulu içkiden içerler. vuslat muhabbeti özlem
eleminden, yitirme korkusundan beridir. “akılları giderilmez, sarhoş da 
olmazlar…” sarhoş olup temyiz yeteneklerini ve akıllarını yitirmezler.
içkinin tesiriyle sızıp kalmazlar. onlar daimi uyanıklık ehlidirler. zattan 
dolayı sıfattan perdelenmezler ki sarhoş olsunlar da bu hal onlara galip
gelsin. 
20- seçip beğendiklerinden de meyve, 
21- canlarının çektiği kuş etleri, 
“ …meyve…” vectlerinden, zevk keşiflerinden “beğendikleri…”
meyvelerin iyilerini alırlar. çünkü bunların tümünü yanlarında hazır 
bulurlar da sadece en saf olanlarını, en göz kamaştırıcı olanlarını, en
üstün olanlarını ve en övgüye değer olanlarını seçerler. “canlarının 
çektiği kuş etleri…” güçleri dahilindeki latif hikmetleri ve ince manaları
alırlar. 
22- iri gözlü huriler, 
23- saklı inciler gibi. 
24- yaptıklarına karşılık olarak verilir. 
“iri gözlü huriler…” sıfat tecellileri, ceberut âleminden mücerret 
varlıkları ve kendi mertebelerinde bulunan mücerret ruhları seçerler. 
“inciler gibi…” dirler. saflıklarıyla taptazedirler, nurlarıyla apaydınlıktırlar. 
“saklı…” sedefin içinde saklıdırlar. yahut gaybın içlerinde, bilinmezlik
hazinelerinde zahir ehlinden oluşan yabancılardan saklanmıştırlar.
bütün bunlar “yaptıklarına karşılık olarak verilir.” istikamet halinde bizzat
kastedilen ve karşılıklarını içlerinde barındıran ilahi amellerin ödülüdür 
bunlar. ya da bütün bunlar, süluk halinde işledikleri tezkiye ve arınma 
fiillerinin karşılığıdır. 
25- orada ne boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.
26- söylenen, yalnızca “selâm, selâm” dır. vâkia suresi • 1251 
“orada boş bir söz…işitmezler.” hezeyan ve hiçbir anlama 
gelmeyen saçma sapan söz duymazlar. çünkü onlar allah’ın huzurunda
ruhanilerin edebiyle edeplenmiş tahkik ehlidirler. “günaha sokan bir laf”
işitmezler. gıybet ve yalan gibi kişiyi günaha sokan çirkin hayasızlıklar 
da duymazlar. “söylenen, yalnızca “selâm, selâm”dır.” bir söz işitirler ki
kendisi selâm’dır, noksanlıklardan münezzehtir, fazlalıklardan,
gereksizliklerden beridir. işitenin ayıplardan ve noksanlıklardan yana
selamette olmasını ifade eden, ona sevinç ve saygınlık kazandıran, 
kemalini ve parlaklığını ortaya koyan bir sözdür. çünkü onların bütün 
sözleri irfan, hakikât, karşılıklı sevgi ve iltifattır, ifade biçimleri farklı olsa 
da. 
27- ashab-yemiyn, ne ashab-ı yemin?!
28- budanmış düzgün sidr ağacı içinde, 
29- meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları içinde, 
“ashab-ı yemiyn, ne ashab-ı yemiyn…” onlar, sağdakilerdir ve ne
mutlu o sağdakilere!” onlar şerefli, ulu ve saygın kimselerdir. bu;
mutlulukla bezenmiş vasıfları karşısında hayranlık içeren bir şaşkınlık 
ifadesidir. ki bunlar; “budanmış, düzgün sidr ağacı (arabistan kirazı)…” 
yani varlık kuvvetleri ve tabiatlar çelişkisi ve arzular ve tutkular 
çekişmesi dikenlerinden arınmış nefis cennetindedirler. çünkü ruh ve 
kalp nuru aracılığıyla sıfatlarının heyetleri tecerrüt etmiştir. ya da
güzellik ve salih heyetler meyveleriyle yüklüdürler. bu hususta iki farklı
tefsir söz konusudur. biz de tevillerimizi bu iki farklı tefsire göre yaptık. 
“meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları içinde..” yani kalp
cennetindedirler. çünkü et-talh, muz ağacı demektir. meyvesi tatlı, 
yumuşak (yağlı), lezzetli ve çekirdeksizdir. kalbin idrak ettiği maddeden
ve cisim heyetlerinden beri şeyler ve anlamlar gibi. ama “sidr” 
(arabistan kirazı) ağacı bundan farklıdır, onun meyvesinde çok çekirdek
bulunur. tıpkı nefsin maddi eklerle, cismi heyetlerle iç içe idrakleri gibi.
ayette geçen “mendud” ise ağacın meyvesinin, açıkta gövde denecek
bir kısım bırakmayacak şekilde en aşağısından en yukarısına kadar 
dizilmesi anlamına gelir. bu da idrak oluşumlarının sonsuz bir çokluk 
olarak ifade edilecek şekilde fazla olmasını ifade eder. 
30- uzamış gölgelerde…1252 • tefsir-i kebir / te’vilât 
31- çağlayarak dökülen bir su da, 
32- ve sayısız meyveler içindedirler. 
33- tükenmezler ve yasaklanmazlar,
34- ve kabartılmış döşekler üstündedirler. 
“uzamış gölgeler…” huzur ve esenlik veren ruhun nurundan 
uzanmış gölgeler. “çağlayarak dökülen bir su da…” ruh âleminden 
üzerlerine sızan, dökülen ilim. akmak anlamında “cera” kelimesi yerine 
“sekebe” kelimesinin kullanılması (yani akmak yerine dökülme ifadesine
yer verilmesi) mutluların ilimlerinin amellerine göre daha az olmasından
dolayıdır. çünkü onların vecd, irfan, tevhid ve zevk gibi ruhani ilimleri
az, buna karşılık faydalı ilimleri çok olur. 
“ …ve sayısız meyveler içindedirler.” hisler, hayaller ve vehimler 
gibi lezzetli cüzi ve külli idrakler ve kalbi külli manalar içindedirler. 
“tükenmezler…” çünkü sonsuz ve sayısızdırlar. “yasaklanmazlar…”
çünkü bunlar onların tercihine bağlıdırlar. nerede isterlerse orada 
buluverirler. “ve kabartılmış, yükseltilmiş döşekler…” bedensel heyetler 
mertebesinden ve süfli cihetten kalple bütünleşmiş nefsin yukarı tarafı
olan sadra yükseltilmiş ahlaki faziletler, güzel ameller aracılığıyla
kazanılmış nefsin nurani heyetleri “içindedirler”. ya da diğer bir tefsire
göre kadınlardan oluşan huriler arasındadırlar. yani mertebe olarak 
kendilerine eş olan ve bütünleşen melekutlar arasındadırlar. iki farklı
tefsirden bu iki farklı tevil çıkar. 
35- biz onları apayrı biçimde yeni yarattık. 
36- onları bakireler kıldık.
37- eşlerine düşkündürler ve yaşıttırlar… 
38- ashab-ı yemiyn içindir. 
39- bunların bir çoğu evvelkilerdendir. 
40- birçoğu da sonrakilerdendir. 
“gerçekten biz onları (cennet kadınlarını, dişilerini) apayrı biçimde
yeni yarattık.” maddeden beri, tabiat kirlerinden ve unsurlar pisliğinden
temizlenmiş şaşkınlık uyandıran nurani varlıklar olarak yarattık.
“onları…bakireler kıldık.” tabii işlere bulaşmaktan, alışkanlık ehli zahiri 
tabiilerle bir arada olmaktan, maddeye karışmaktan etkilenmemişlerdir.
“eşlerine düşkündürler…” onları severler ve onlar tarafından sevilirler.
çünkü saftırlar, özleri güzeldir ve daima onlarla beraberdirler. 
“yaşıttırlar…” mertebeleri eşit, cevherleri ezeli olduğu için aynı
derecededirler. bütün bunlar “ashab-ı yemin…” içindir. 
“bunların birçoğu evvelkilerden.” çünkü sevilenler (mahbuplar)
derecelerde inip çıkarlarken, yaklaşıp sıfatlara dönerlerken sağ ehlinin 
yanına girerler, onlara karışırlar, onların topluluğuna uyarlar. “birçoğu 
da sonrakilerdendir.” çünkü sevenler (muhipler) çoğunlukla sağ
ehlidirler, zat sevgisinden aşağıda sıfatların yanında dururlar. biz ayette
geçen öncekileri ve sonrakileri muhammed ümmetinin öncekileri ve 
sonrakileri olarak tefsir ettik. bu ise açıktır. çünkü muhammed 
ümmetinin önde olanları arasında değil, sonraki kuşakları arasında 
ashabi yemin (sağ ehli) olanlar daha fazladır. 
41- ashab-ı şimal (soldakiler) ne ashab-ı şimaldir?!
42- bir ateş ve kaynar su içinde,
43- kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.
44- serinlik de yok, fayda da. 
45- çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahate dalmışlardı, 
46- büyük günahı işlemekte direnir dururlardı. 
47- ve diyorlar: biz öldüğümüz, toprak ve bir yığın kemik 
olduğumuz vakit hakikaten biz tekrar mı ba’s olunacak mıyız / diriltilecek
miyiz? 
48- evvelki atalarımız da mı? 
49- de ki: muhakkak hem evvelkiler, hem de sonrakiler, 
50- belli bir günün muayyen bir vaktinde mutlaka toplanacaklar. 
“ashab-ı şimal (soldakiler) ne ashab-ı şimaldir?!”… yani soldakiler;
ne yazık o soldakilere!…işte bunların bedbahtlık, uğursuzluk, 
aşağılanma ve bayağılık içindeki hallerine ve sıfatlarına hayret edilir.
“…bir semum (ateş)…içindedirler.” adi hevalardan, eziyet verici, yoldan 
çıkarıcı heyetlerden bir ateş (semum) ve “kaynar su” batıl ilimler ve 
bozuk akideler içinde, “…kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.”
karanlık sıfatlarla, aşağılık siyah heyetlerle kararmış nefis heyetlerinden 
oluşan bir gölge altındadırlar. “yahmum” kelimesi, kapkara duman
demektir. “serin ve fayda” olmayan bir duman. insanların sığındıkları
normal gölgenin serinlik ve sığınanı dinlendirmek gibi faydalı nitelikleri 
yoktur bu gölgenin. bilakis yormak, susatmak ve sıkıntı vermek gibi 
eziyet, elem ve zarar verici nitelikleri vardır. 
“çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahate dalmışlardı.”
lezzetlere ve şehevi arzulara dalmış, tabii ilerin girdabına batmış, 
bedensel örtülere dolanmışlardı. bundan dolayı da bu azap verici 
heyetleri, helak edici nitelikleri edindiler. 
“büyük günahı işlemekte direnir dururlardı.” batıl sözlerden ve 
bozuk inançlardan oluşan büyük günahı durmadan işledikleri için de bu
sonsuz azabı ve ebedi cezayı hak ettiler. “ve diyorlardı ki…” onların 
bozuk inançlarından biri de ölümden sonra dirilişi inkâr etmeleriydi. 
51- sonra, muhakkak… ey siz sapıklar, yalancılar!
52- elbette zakkum ağacından yiyeceksiniz. 
53- ondan karınlarınızı dolduracaksınız,
54- onun üstüne de kaynamış sudan içeceksiniz. 
55- susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.. 
56- din günü onlara ziyafet budur. 
“…ey siz sapıklar, yalanlayıcılar!” cehaletlerinde, batıl inançlarına 
uymayan hakk’ı inkâr etme tavrında bulunarak yalanlayıcı, ısrarcı ve
böylece de sırat-ı mustakiym’den yüz çeviren, sapıklar cahiller! “elbette
zakkum ağacından yiyeceksiniz.” lezzetlere ve şehvetlere tapan, bu
zevke batan, sizin alıştırmanız yüzünden süfli tabiatların cazibesine ve 
faydalarına kapılan nefisten tadacaksınız. “…ondan dolduracaksınız.”
kemale aykırı, vebali gerektiren heyetlerden oluşan vebalı, iğrenç tadı
olan zakkum ağacının yakıcı meyvesiyle “karınlarınızı” dolduracaksınız.
bunun nedeni de önü alınmaz hırsınız, aç gözlülüğünüz, yırtıcılığınız, 
oburluğunuz ve hastalığınızdır. 
“onun üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.” batıl vehimler, yalancı
şüpheler gibi helake ve mahvoluşa sürükleyici cehaletten içerler ki bu
gibi şeytani amelleri, hayvani ve zulmani işleri çekici kılan odur. 
“susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.” susuzluk 
hastalığına yakalanan develer gibi devamlı içersiniz. çünkü bu
hastalığa yakalanan develer, hiçbir şekilde suya kanamazlar. bu da
sizin bir türlü dinmeyen doymayan hırsınız, aç gözlülüğünüz 
yüzündendir. işte size “din günü inen ziyafet budur.” vâkia suresi • 1255 
57- sizi biz yarattık. tasdik etmeniz gerekmez mi? 
58- söyleyin öyleyse, döktüğünüz meni nedir? 
59- onu siz mi yaratıyordunuz? yoksa yaratan biz miyiz? 
60- aranızda ölümü biz takdir ettik. bizim önümüze geçilmez. 
61- sizin şekillerinizi değiştirmeye ve bilmeyeceğiniz şekilde sizi
yaratmaya kâdiriz. 
62- and olsun ki, ilk yaratılışı bildiniz… o halde düşünsenize. 
“sizi biz yarattık.” sizi varlığımızla izhar etmek ve sizin suretinizde 
görünmek şeklinde sizi yarattık. “tasdik etmeniz gerekmez mi? söyleyin
öyleyse, döktüğünüz meni nedir? onu siz mi yaratıyorsunuz?” insanlık 
suretini üzerine giydirmek suretiyle siz mi onu yaratıyorsunuz? “yoksa 
yaratan biz miyiz?” … 
63- şimdi bana ektiğinizi haber verin?
64- onu siz mi bitiriyorsunuz? yoksa bitiren biz miyiz? 
65- dileseydik onu elbette çer çöp yapardık da şaşar pişman
olurdunuz. 
66- “doğrusu bunu biz borç bilmişiz.”
67- hayır, “bizler mahrum bırakıldık” derdiniz.
68- şimdi söyleyin bakalım içtiğiniz o suyu…
69- onu buluttan siz mi indirdiniz? yoksa indiren biz miyiz? 
70- dileseydik onu tuzlu yapardık. şükretmeniz gerekmez mi? 
71- çakmakmakta bulunduğunuz o ateşi tutuşturmaktasınız 
düşündünüz mü?
72- onun ağacını siz mi yarattınız? yoksa yaratan biz miyiz? 
73- biz onu bir ibret ve istifade için yarattık.
74- o halde rabbinin a’zam (çok özel) ismi ile tesbih et! 
“şimdi bana, ektiğinizi haber verin. onu siz mi bitiriyorsunuz?” bitki 
türü giysisini üzerine geçirmek suretiyle siz mi bitiriyorsunuz? “yoksa 
bitiren biz miyiz?” şimdi de söyleyin bakalım!.. istidadınızın susaması
üzerine içtiğiniz o ilim suyunu görüyor musunuz? “onu siz mi indirdiniz?”
heyulani akıl bulutundan siz mi indirdiniz onu? “yoksa indiren biz miyiz? 
dileseydik onu tuzlu yapardık.” hayatın düzeninin işleyişinde kullanmak,
yalnız dünya hayatını tertip etmek suretiyle kullanırdık. “şükretmeniz 
gerekmez mi?” söyleyin şimdi bana! kutsi anlamlar ateşini ki
“tutuşturmaktasınız…” fikir çakmağıyla tutuşturmaktasınız. “onun 
ağacını siz mi yarattınız?” düşünce gücünü siz mi yarattınız? “yoksa
yaratan biz miyiz?”
“biz onu bir ibret…için yarattık.” kutsi âlemdeki ezeli ahdi
hatırlatsın diye yarattık ve “istifadesi için” süluk esnasında ilim ve amel
gibi azıklardan yoksun olanların istifade etmeleri için yarattık. 
75- hayır!.. mevakın nücum’a yemin ederim.
76- eğer bilirseniz, gerçekten bu yemin çok büyük bir yemindir. 
77- muhakkak o, kur’ân’ı kerim’dir.
78- korunmuş, saklanmış bir kitab’dadır. 
79- ona ancak temizlenenler dokunabilir. 
80- o, âlemlerin rabbinden indirmedir. 
“hayır!… mevakın’nucum’a yemin ederim…” yıldızların mevkılerine,
kutsal muhammedi nefsin ruhu’l kudüs’le bütünleşmesi vakitlerine 
yemin ederim. ki bunlar kur’an yıldızlarının (veya bölümlerinin) vaki 
oldukları vakitlerdir. ne şerefli vakitler! ve ne nurani bütünleşmeler! 
yahut bundan maksat yıldızların döküldükleri yerlerdir. yani duyulardan
kayboldukları vakitler. diğer bir ifadeyle, sırrının gayba dalması ve kutsi 
kafileye karışması ile birlikte bedenin iptal olması sonucu beden 
batısına duyularının kaybolması. daha doğrusu hak’ta kaybolması ve
vahdete dalması… 
“eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir.” nereden 
bilsinler? “hayır! mevakı’n-nücum’u…” bilemezler. onlar kim bu ilmi
bilmek kim! 
“muhakkak o, kur’ân-ı kerim’dir.” her türlü saygıyı, sonsuz şerefi 
ve yüksek değeri üzerinde toplayan bir ilimdir. “korunmuş… bir
kitab’da” dır. yakınlaştırılmışlar (mukarrebin) ve tertemiz meleklerden 
başka, diğer tüm duyulardan saklı olarak gaipte gizlenmiştir. çünkü
kur’anî akıl o’na yerleştirilmiştir. nitekim, isa (a.s) şöyle buyurmuştur:
“ilim göktedir demeyin; onu kim yere indirir. yerin altındadır demeyin; 
onu kim yukarı çıkarır. denizlerin ötesindedir demeyin; onu kim karşı
tarafa geçirip getirir. bilakis, ilim sizin kalplerinizde yaratılmıştır. allah’ın 
huzurunda ruhanilerin edebiyle edeplenin, o zaman ilim size zahir olur.”
yahut şöyle bir anlam kastedilmiştir: kitab-ı meknun (korunmuş kitab) 
kaza mahalli olan ilk ruh ve muhammedi ruhun mekanıdır. daha 
doğrusu “ona ancak temizlenenler dokunabilir.” tabiat kirlerinden 
maddeye taalluk etme pisliğinden arınmış tertemiz ruhlar dokunabilir. “ 
(o), âlemlerin rabbinden indirilmiştir.” çünkü allah’ın ilmi, muhammedi
mazharda zuhur etmiştir. yani kur’an allah’tan hz. muhammed’e parça 
parça indirmedir (inzal olmasıdır). 
81- şimdi siz bu hadisi mi küçümsüyorsunuz? 
82- rızkınız onu yalanlamaktır.
“şimdi siz, bu hadisi mi (sözü mü) küçümsüyorsunuz?…” yani açığa 
çıkan o’nun sözünü o’nu tahkir ediyorsunuz ve önemsemiyor 
musunuz? bir şeyi küçümsediği için yan çizen, aldırış etmeyen biri gibi 
kur’an’ın hakkını eda etmiyor, anlamaya çalışmıyor, tahkir mi 
ediyorsunuz? “rızkınız o’nu yalanlamaktır” sizin kalbi gıdanız ve hakiki 
rızkınız o kur’an’ı yalanlamaktır. çünkü siz bilgilerinizle kendinizi 
perdelediniz ve kendi bilgilerinizin türünden olmayan şeyleri 
yalanladınız. tıpkı cahil bir insanın, kendi inanışına aykırı olan şeyleri 
inkâr etmesi gibi. böyle bir insanın bilgisi yalanlamasının kendisidir.
yani sizin şekli rızkınız yalanlamanızdır. çünkü durmadan 
yalanlıyorsunuz. sanki yalanlamayı gıdanız haline getirmişsiniz.
nitekim, yalan söyleyip duran kimseye “onun gıdası yalandır” denir.
ayrıca allah’ın verdiği rızka karşı şükrü, o’nu yalanlamakla mı yerine 
getiriyorsunuz? 
83- hele can hulka (boğaza) dayandığı zaman… 
84- ve siz o zaman bakar durursunuz. 
85- biz ona sizden daha yakınızdır, lakin göremezsiniz. 
86- eğer siz ceza (karşılık) görmeyecek olsaydınız. 
87- şayet iddanızda doğru iseniz onu geri çevirseniz ya!… 
“hele can boğaza dayandığı zaman.” yani can boğaza dayandığı
zaman onu geri çevirseniz ya! “şayet iddianızda doğru iseniz onu…”
yönetilmediğiniz, bir rabbin hükmüne göre hareket etmediğiniz, kahır 
altında olmadığınız hususunda eğer doğru söylüyorsanız canı (ruhu) 
bedene geri çevirseniz ya! bilakis siz, bu anlamda cebir altındasınız, 
rububiyetin ezici hakimiyeti altında acizsiniz. yoksa hiç istemediğiniz 
ölümü geri çevirirdiniz. 1258 • tefsir-i kebir / te’vilât 
88- eğer, yakin olan (mukarrebun)dan ise, 
89- artık ona rahatlık, hoş koku (reyhan) ve naîm cennetleri vardır. 
90- eğer sağcılardan (ashab-ı yeminlerden) ise,
91- “sana sağcılardan selam var…” denilir. 
92- ama, eğer o kişi yalancılardan ve sapıtanlardan ise, 
93- artık ona kaynar sudan bir ziyafet vardır 
94- ve cehennem ateşine maruz kalır. 
“eğer yakın olanlardan ise…” üç gruptan yakın olanlar zümresine 
dahil ise, onun için zat cennetine ulaşma ruhu, sıfat cennetleri reyhanı
ve sıfat tecellilerinin göz alıcı parlaklığı yanında fiil nimetleri ve lezzetleri 
nimet (naim) cennetleri vardır. 
“eğer…ise…” mutlulardan ve iyilerden (ebrar) ise, onun için sağ
ehliyle buluşmanın sevinci ve lezzeti vardır, sağ ehli onu sıfat
cennetinde fıtrat esenliğiyle, azaptan kurtuluşla, nefis sıfatlarının 
eksikliklerinden beraat etmeyle selamlarlar. 
“ama…ise…” eğer öne geçenlere karşı inat eden, onların 
kemalatını inkâr eden ve cehli mürekkeple perdelenmiş bedbahtlardan
ise, onlar için bozuk inançlardan, yalnızlığa duçar eden cehalet
karanlıklarından kaynaklanan heyetleri azabı vardır ki, yukarıdan inen 
bu azaba “ kaynar sudan bir ziyafet…” ifadesiyle işaret edilmiştir. bir de
alt taraftan bedensel heyetlerden ve ameli kötülüklerin veballerinden
kaynaklanan bir azap bir ateş vardır ki, buna da “cehennem ateşine 
maruz kalır…” sözüyle işaret edilmiştir. 
“muhakkak ki bu…” üç grubun haline ve akıbetlerine dair bu
anlatılanlar “kesin…” gerçektir, işin aslı bundan ibarettir. büyük kıyamet 
ehline apaçık görünür ve onlar bu durumu doğrudan gözlemlerler, 
hakka’l yakin yaşarlar. yani yakinleri ve bizzat gözlemlemeleri sonucu
hak ile tahakkuk etmiş büyük kıyamet ehli bu gerçeği görür. 
95- muhakkak ki bu kesin yaşanacak bir gerçektir. 
96- doğrusunu allah herkesten daha iyi bilir. o halde rabbinin
büyük ismini “aziym” tesbih et.

isnetus 22.04.2013 00:45 ~ 00:48

İsnet.us

Bir ekşi sözlük yazarı olan “isnetus”, ağırlıklı olarak tasavvuf, tarih, siyaset bilimi alanlarına ilgi duyar. Ekşi sözlük ve bu blog haricinde başka bir yerde yazmamaktadır; instagram ve facebook hesabı da yoktur. Bununla birlikte Ekşi'de paylaştığı bazı yazılarını https://isnetus.wordpress.com/ adlı sitesinde paylaşarak takipçilerinin yorum ve ilgili konu hakkındaki değerlendirmelerini paylaşabildiği ve farklı açılardaki tefekkürlerini sunup fikir alışverişinde bulunabildikleri bir blogu da mevcuttur.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu