Dağların Bulutlar Gibi Hareket Etmesi
“Sen dağları görür, onları yerinde durur sanırsın. oysa onlar, bulutlar gibi geçip gitmektedir. bu iş, her şeyi sağlam ve mükemmel yapan allah’ın sanatıdır. işin doğrusu o, işlemekte olduğunuz her bir şeyden haberdardır” (neml 88)
her ayet gibi çok katlı anlamlar içerir. bu yüzden ayeti belli manalara hasretmek doğru değildir. ayetin herkesçe anlaşılan zahir manasını esas kabul ettikten sonrası sizin şuur seviyenize, tefekkür gücünüze kalmıştır.
benim anladığım, bu ayetin ilk manası dünyanın dönmesine işaret etmektedir. dağlar yerinde durmuyor yani.
ikinci manada ise dağlar arzı ve maddeyi, bulut ise semavatı ve enerjiyi sembolize etmektedir; hem makro ölçekte hem de mikro ölçekte. yani maddenin aslının dahi sabit olmadığını, enerji yapısında olduğunu söylemektedir.
mesela bir atomun çekirdeği katı ve arzdır veya öyle görünür. gerçekte ise onlar da hareketlidir. elektronlar ise buluttur. peki niçin bulut? çünkü elektron madde ile enerji sınırındadır. bir yönden enerji iken diğer yönden de madde sayılabilir belki veya maddeye komşudur. o yüzden ara form olarak bulut kavramı kullanılmıştır. zaten modern atom teorisinde de elektronlar çekirdek çevresinde bir olasılık bulutu olarak değerlendirilmektedir.
bilimperestlere özel not: biz burda bilim falan yapmıyoruz, içiniz rahat olsun. bizim yaptığımız sadece bilim dilini ödünç almaktır. sonuçta hikmetleri bir şekilde kelimelere dökmek gerekiyor.
klasik tasavvuf lisanı ile anlatsak kaç kişi anlar? amacımız bilim yapmak olmadığı için de konuya dair misal verip geçiyoruz. eğer siz o misale takılıp kalır ve misali irdelerseniz, asıl mesaj heba olup gider. tıpkı mesnevi’de anlatılan bir hikayedeki mesajı almak yerine hikayeye takılıp kalanların başına geldiği gibi.
gerçi bu konuda itiraz edenlere de hak vermiyor değilim. zira geçmişte islamcı camiada konunun çok istismarı yapıldı. yaptıkları da bozuk işlerdi zaten. islamın bilime uygun olduğunu iddia etmek, adeta islamı bilimperestlerin putuna onaylatma isteği gibi bir şeydir. böyle bir görüş en baştan bilimperestlik dininin zokasını yutmak demektir. islamı akla, bilime onaylatmak isteyenler zavallı insanlardır. çöpçü padişahı onaylasa ne, onaylamasa ne…
bizim inancımız kısaca şudur:
– hakikate iki türlü gidiş söz konusudur: biri bizim ona gidişimiz, diğeri ise hakikatin bize inişidir.
– biz hakka sonsuz uzağız ama hakk bize bizden daha yakındır. bize şahdamarımızdan daha yakındır( aslın gölgesine olan yakınlığı, gölgenin kendi kendine olan yakınlığından ileridir)
– hakikat peygamber dediğimiz zatlara tek bir anda bir bütün olarak iner, tenezzül eder. ( açığa çıkış zaman içinde olabilir, o insanın terbiyesi ile ilgilidir)
– kendisine hakikat inmiş peygamberi kayıtsız şartsız onaylayan ve kabul kimse o anda yansıma yoluyla hakikat ve marifetten kendi kabı kadar pay alır. biz bu paya iman diyoruz. peygamberi onaylayan kimse o anda öz olarak marifet ve hikmet sahibi olmuştur. onun zahire çıkması zaman ve çaba ister. dış şartlar sağlanamazsa bâtında kalır. bir çınar ağacının tohumunun ağaç olabilmesi için gereken dış şartları göz önüne alalım.
– peygamberi kayıtsız şartsız onaylamayan kimse iman sahibi değildir. bâtınında marifet ve hikmet bulunmaz; boş tenekedir; isterse o kimse alleme-i cihan olsun fark etmez. yine bâtını tamtakırdır. peygamberi onun huzurunda onaylayan ile gaybi olarak onaylayan bir değildir. biri hakikat diğeri surettir. biz peygamberi zaman farkı yüzünden gaybi olarak kabul ettiğimiz için surete hapsolmuş durumdayız. bugün müslüman geçinen hatta ateşli müslüman geçinen pek çok kimse, peygamberin devrine gitseydi inkarcı olurdu(allah bizi bu zulmetten temizlesin).
– batı medeniyeti hz. isa’nın marifetine dayanır. iş, deccalın çocukları olan bilimperestlerin iddia ettikleri gibi değildir. batı medeniyeti hz. isa ile başlamıştır ve yine onunla son bulacaktır. baş ve son arasındaki çizgi düz değil zikzaklıdır. diyalektik yasalar gereği batı şu an deccalizm aşamasını yaşamaktadır. bizim şu bilimperestlere hz. isa’yı görmek nasip olsaydı, anlarlardı o zaman ne kadar sapkınlık içinde olduklarını ve deccalın(kara dumanın) onları nasıl kandırdığını…
– iyi incelenirse antik yunan’ın kökeninin dahi eski mısır’a dayandığı görülecektir. mısır ki, deccalizmin proto versiyonu olan firavunluğun zuhur mahallidir. batılıların eski mısır’a fazlasıyla ilgi duymalarının da nedeni budur. kan çekiyor. deccallar, firavun dedelerine ilgi gösteriyorlar. eski mısır rahiplerinin pek çok evrensel sırra vakıf oldukları iyi bilinir zaten; günümüzdeki torunları gibi…kısacası batı medeniyeti bir tarafta karanlık damar, diğer tarafta onun ilacı olan hz. isa ile sarmal bir şekilde ilerliyor. ancak batı medeniyeti hz. isa marifeti üzerine kurulmuştur. zira bir şuurun kendi kendini eleştirmesi, yine o şuurun dışında olup biten bir şey değildir. deccal burada anti-christ’tir; eleştirendir…



