(Ve mâ erselnâ min resûlin illâ bi lisâni kavmihî)
biz herhangi bir resul gönderdik ise, ancak kavminin lisanı ile yani akıllarının miktarınca ve istidatları hasebiyle hallerine münasip bir kelam ile gönderdik. ve eğer böyle yapmasa idik, o manaları, anlayışlarından uzak olduğu ve makamlarına münasip olmadığı için, anlayamazlardı. anlayamayınca, o resulün, fıtrat hasebiyle «hüviyetlerinin iktiza eylediği istidatlarında» «bil kuvve mevcud olan kemali» kendilerine beyan etmesi mümkün olmazdı. (kendilerinde olan iman potansiyeli açığa çıkmazdı) (tevilat-ı kaşaniyye)
resul, elçi, peygamber dediğimiz şahıs, kişisel bilinci evrensel bilinç içinde fena bulmuş, erimiş kimsedir. bu nedenle artık onun dili evrensel bilincin dili haline gelmiştir. ancak bir peygamber sürekli bu derece bir “zatta fena” halinde değildir. zaman zaman bu hale girer; sair hallerinde ise beşeriyete daha yakın olan sıfati veya fiili fena hallerinde bulunur.
sıfat veya fiil mertebelerinde iken dahi onun ağzından hakka ve hakikate zıt sözler çıkmaz ve o sözler çok değerlidir. ancak zatta fena halinde iken artık onun dilinden konuşan net olarak evrensel bilinçtir.
bu ayette, evrensel bilincin hitap ettiği toplumun seviyesini esas kabul ettiği ve onların anlayışına uyacak şekilde hitap ettiği belirtiliyor. onlara yalnızca kendi dilleri ile hitap etmekle yetinmiyor, aynı zamanda onların anlayışlarına, geleneklerine, yaşayışlarına, kültürlerine ve sosyolojik gerçekliklerine uygun anlatımda bulunuyor. onların aklını aşan teklifler yapmıyor.
bu açıdan şunu net olarak söyleyebiliriz ki, kuran’ın birinci muhatabı 600’lü yılların arap toplumudur. diğer zamanlara ve toplumlara ise ancak zımnen hitap eder. o da ayetlerin saf manasına, özüne, ruhuna ermek yoluyla olur.



