Lugatta kut: iyilik getiren şey, uğur, baht, talih… kutsal yaşam gücü, bereket, hayat verici, mübareklik, canlılık… devlet idaresinde güç, yaratıcılık ve yetki bakımından sahip olunan üstün güç… ilahi bir kaynaktan gelen rahmet, bereket, mutluluk, ilâhî feyiz, ilâhî tecellî, ilâhî lutuf…
türk devlet geleneğinde ise ülkeyi yönetme yetkisinin hükümdarlara, tanrı tarafından verildiği inancına “kut” denir. bu güç tanrı tarafından verildiği için eğer tanrı bu gücü geri çekerse hükümdarlar tahtı ve de hayatlarını kaybederler. başarılı olamayan hükümdar kutunu kaybetmiş sayılır.
“kut, varlığa ve insana mâhiyetini kazandıran tanrı tecellîsinin zuhûra çıkmasıdır; kut doğrudan doğruya tanrı vergisidir, tanrı’dandır/sait başer”…
eski türklerde kut’u da, ili de tanrı verdiğine göre, devletin (ilin) düzeni yer ile göğün düzenine bağlı idi; ona isyan olmazdı. devletine isyan eden, tanrıya isyan etmiş demekti. türk devlet felsefesi, türk milletinin veya bir kişinin kendi iradesi ve hırsıyla, bağlı olduğu devlete isyan edip, başkaldıracağını kabul etmiyordu. bilmediği, yanıldığı veya kandırıldığı için isyan etmişti. kültigin yazıtında: “bilmediği için, yanıldığı için, suç işlediği için kağan öldü. veziri ve beyleri de öldü. onok milleti (türgişler) çok zahmet ve acı gördü” denilmektedir.
“kut’un özellikleri ve nazarî cephesi yusuf has hacib’in kutadgu-bilig (saadet veren bilgi) adlı meşhûr eserinde en ince noktasına kadar açıklanmıştır; buna göre: “kut’un (hükümdarın) tabiatı hizmet, şiarı adalettir. fazilet ve kısmet kut’tan doğar. beyliğe (hükümdarlığa) yol ondan geçer. herşey kut’un eli altındadır. bütün istekler onun vasıtası ile gerçekleşebilir. tanrısaldır… “bey! bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana tanrı verdi. hükümdarlar iktidarı tanrı’dan alırlar…”
eski türklerdeki kut’un (siyasi iktidarın) tanrı tarafından verilmesi düşüncesi islamiyet sonrası da devam etmiş ve bu defa hakimiyet görevi verildiği salih rüya, keşif, keramet gibi yollarla anlaşılır olmuştur. bunlardan en meşhuru da osman gazi’nin gördüğü ve şeyh edebali’nin osmanlı devleti’nin kuruluşu olarak tabir ettiği rüyasıdır:
“gâh gâh gelür idi. bu aziz’e konuk olur idi. osman gâzi kim uyudu, düşünde gördü kim, bu aziz’in koynundan bir ay doğar, gelür osman gâzi’nin koynuna girer. bu ay kim osman gâzi’nin koynuna girdiği demde, göbeğinden bir ağaç biter. dâhi gölgesi âlemi tutar. gölgesinün altında dağlar var. ve her dağın dibinden sular çıkar. ve bu çıkan sulardan kimi içer, kimi bağçalar suvarır ve kimi çeşmeler akıdur. andan uyhudan uyandı”… sürdi geldi, şeyh’e haber virdi. şeyh eydür: “oğul osman, sana muştuluk olsun kim, hakk teâlâ sana ve neslüne padişâhlık virdi; mübarek olsun!” der ve ekler: “benüm kızım malhun hatun senin helâlün oldı!”… o devir edebi içinde, osman gâzi’nin malhun hatun’a ve onun da ona sevdalı oluşu, birbirlerine denk ve lâyık oluşları, aşiret çevresinde bilinir bir şeydi ve rüyâ osmanoğulları’nda kut’un çıkacağının bir habercisi olarak tâbir olundu, nitekim bugüne kadar gelen ve devam eden bir süreç öyle de oldu, olmakta devam ediyor. (nevzat köseoğlu. a.g.e.)”
“kut’un kelime manası, uğur, devlet, baht, saadet vs. olmakla birlikte, türk ve moğollar’da genellikle gökten inen bir nur sütunu şeklinde tasavvur olunur ve han soyunun bundan meydana geldiğine inanılırdı. kut taşıyan hakan mukaddes olup, hazar hakan ailesinde olduğu gibi yüzünü halka göstermezdi. hanlar umumiyetle, gökten inen bir ışıktan gebe kalmış bir prensesin evlatlarıdır (inalcık, 1959: 74-76).”
bir kırgız atasözünde: “kut’u yalnız iyi, temiz adam yakalayabilir, kötü adam elinde ise gait parçasına döner.(gaita: dışkı)” denir.
(by deep blue= deep blue adlı okuyucu tarafından hazırlanmıştır)



