Dün öğleye doğru simit almak için dışarı çıkmıştım. bu aralar favori yemeğim simit, peynir ve çay üçlüsü. kahvaltıyı kahve ile geçiştirip öğle yemeğini de bu şekilde yapıyorum.
kaldırımda yürürken aklıma motivasyon konusundaki şu meşhur grafik geldi. grafikte ceza ve ödül yönteminin motivasyon üzerindeki etkileri gösterilmiştir. ilgilisi görmüştür eğrileri. bu grafiğe göre sırf cezanın düşük bir motive edici etkisi var. ödüllendirmek ise ondan daha yüksek bir teşvik etkisine sahip. hem ceza hem de ödül yöntemi ise ikisinden de etkili.
bu demek oluyor ki, bir yönetici astlarını yerine göre cezalandırıp yerine göre de ödüllendirmesini bilirse, maksimum verime ulaşacaktır. söz gelimi bir komutanın askerlerine karşı veya bir öğretmenin öğrencilerine karşı tavrı, sözü edilen minvalde olmalıdır.
bu konuyu tefekkür etmeye devam ederken bir anda kafamda bir ışık yandı ve şaşkınlığa uğradım. kağıt üzerinde çok güzel görünüyor değil mi ceza ve ödül teorimiz? gayet makul ve mantıklı…
ancak bu düşünce tarzının iki boyutlu, son derece yüzeysel ve mekanik olduğunu fark ederseniz, siz de benim gibi şaşırırsınız. insanı pavlov’un köpeği gibi görüp, istenmeyen davranışını cezalandırma yoluyla bloke etmek ve istenen davranışını ise ödüllendirip teşvik etmek…
halbuki insan o kadar düşük seviyeli bir canlı değildir. elbette insanda hayvani bir yön vardır. ancak yine de insan bunlardan çok daha öte bir varlıktır. ondaki potansiyeli bir takım yüzeysel yöntemlerle heba etmektir böylesi bir yaklaşım.
bizim çocukluğumuzda okulda dayak vardı. hoca yanlış yaptığımızda döverdi bizi. ya elimize cetvelle vurur ya da tokat atardı. malumunuz askerde de bu sistem uzun süre devam etmiştir. belki bir ölçüde hâlâ devam ettiği de söylenebilir.
ortaçağdan, osmanlıdan tevarüs etmiş bir yöntemdir dayak. ortaçağda askerde medresede her yerde dayak vardır. medresede ezberini yapamayan öğrenci, falakaya çekilirdi. dayağın cennetten çıkma olduğu savunulan bir dönemdir ortaçağ…
mesela bir babanın çocuğunu dövmesi… aslında apaçık bir şekilde, “ben bu çocuğu terbiye edemedim. çevresi ile dengeli bir etkileşime girmesini sağlayacak işletim sistemini ona yükleyemedim”in itirafından başka bir şey değildir. niye terbiye edemedi? çünkü kendinde de yok ki! kendinde olmayanı nasıl başka birine verebilir?
bir öğretmen veya bir komutan için de bu hüküm aynen geçerlidir. (terbiye aileden itibaren başladığı için mecburen ilk misalimiz aileden oldu)
evet dostlar… bütün yollar roma’ya çıkar. hangi konuyu incelerseniz inceleyin, iş en sonunda “sağlam bir dünya görüşünün” gerekliliğine gelir dayanır. bir bilgisayardaki işletim sistemi neyse, dünya görüşü de insan için aynen odur. eğitim dediğimiz de zaten sözü edilen dünya görüşünün kademe kademe bireye yüklenmesidir. eğitim, tamamıyla bir programlama ve endoktrinasyon sürecidir. cezalandırma ve ödüllendirme ancak endoktrinasyon sürecinin bir gereği olarak mutedil bir ölçüde kullanılırsa anlamlıdır. diğer türlüsü iflasın apaçık bir ilanıdır.
dünya görüşümüz ne kadar gelişmiş olursa, çevre ile hatta evren ile o derece dengeli ve uyumlu bir ilişkimiz olur. dünya görüşümüzdeki her eksiklik, çarpıklık ve kusur ise bize çok ağır problemler olarak geri döner. bunlar mutsuzluk, kötü ahlak, zalimlik, madde bağımlılığı, maddi manevi sıkıntılar, nevrozlar, her türden psikolojik bozukluklar, bezginlik, evham, intihar eğilimi, hayattan tat alamamak vs. şeklinde olabilir…
çevresi ile uyumu kaybetmiş, dengesiz hale gelmiş ve bu yüzden kendisine ve etrafına zarar veren kimseyi cezalandırsanız kaç yazar? artık kayıp bir bireydir o.
evet dostlar! ilmek ilmek ördüğümüz, örmeye çalıştığımız, evren ile ahengimizi sağlayan, hak ve hakikate olabildiğince uygun olması gereken dünya görüşümüz, bizim en büyük hazinemizdir. hatta ve hatta, o bizim asamızdır. o asa ile koyunlarımıza yaprak silkeriz; denizleri ikiye ayırırız; firavunları boğarız; kayaya vurduğumuzda pınarlar akıtırız…
o asanın aslı da yılandır. malumunuz, yılan zikzaklar çizerek ilerler. zihin de nefsin bir fonksiyonu olarak diyalektik bir şekilde işler. ifrat ve tefrit, tez ile antitez kutupları arasında daima mekik dokur. bu anlamda zihin ve düşünce, dünyaya aittir. ahirette bilinç vardır elbette, ancak düşünce yoktur. zira ahirette antitezler yoktur. dolayısıyla bilinçte dikey bir yükseliş de söz konusu olamaz orada. son nefeste kişi hangi bilinç mertebesinde ise ebediyen orada kalır. bu berbat dünyanın değerini iyi bilmek lazım.



