
Bir arkadaşımla konuşuyordum. bana “ben maddiyat istemiyorum; maneviyat istiyorum” dedi.
ona geçen seneki, “eğer param olsaydı, bu sıkıntıları çekmezdim” sözünü hatırlattım. o zaman ona, “yanılıyorsun… sıkıntı çekmenin sebebi asla parasızlık değildir. seni sıkıntıya düşüren ancak allah’tır. para allah’ın elinde bir enstrümandır. parasızlık veya herhangi bir yolla seni zillete düşüren o’dur. para veya başka herhangi bir yolla sana izzet bahşedecek olan da o’dur. yüzeysel bir bakış açısı ile davranıp para peşine düşme; parayı put edinmiş olur ve hepten batarsın. bu düşünceleri bir kenara bırak ve rabbini razı etmeye bak” demiştim.
bu arkadaşımız gibi maddiyat ile maneviyatı ayrı şeyler olarak görmek; eksik, kısmi veya çarpık bir dünya görüşünün sonucudur.
padişahın(padişah, mülkün yani evrenin sahibi olan allah’a işaret eden bir sembolik anlatımdır) sana altın ihsan etmesi, sana bir tür iltifat etmesi ve senden o aşamada razı olması demektir. dikkat et, o altınları sana bütün mülkün sahibi olan padişah ihsan etti. altınlar padişahın sana iltifatının ve senden memnuniyetinin göstergesidir. bu durumda sana ikram edilen altınlardan sen de memnun ve mutlu ol.
elbette bu noktada bir de mekr-i ilahi durumu söz konusu olabilir. hani sevgilisi ile gezen bir gence çingeneler çiçek satmak için musallat olur ve yakasını bir türlü bırakmazlar. o genç de sırf yakasını kurtarabilmek için nefret ve tiksinti ile çingeneye para verir. işte o verdiği para asla bir ikram değildir. bilakis “al da defol, gözüm görmesin seni” demektir.
işte allah’ın çingenelere(emmare bilinçlere veya putperestlere ki toplumun ezici çoğunluğunu teşkil ederler), verdiği her şey bu kabildendir. hiçbiri o’nun memnuniyetinin ve rızasının göstergesi olan ikram sınıfından değildir; aksine o vergiler sadece gazabının ve gelecekteki azabının göstergesidir. bu durum mekr-i ilahi(ilahi hile) kavramı ile ifade edilmektedir.
kısacası putperestlikten kurtulmuş olan tevhid ehli ki, onlar padişahın altınlarını değil, padişahın bizzat kendisini severler. işte onlar için maddiyat-maneviyat ayrımı kalkmaktadır. hatta toplumsal bazda düşünürsek, laiklik veya sekülerlik gibi düşünceler dahi kalkmaktadır. madde ve mana birleşmekte ve tek bir gerçeklik olmaktadır. esasen madde ve manayı ayrı ayrı görmek, düşük bilincin ve kısmi bakış açılarının sonucudur.
böylece aslında dinin bir takım kutsallıklar ve ritüeller olmadığı ve hayatın ta kendisi olduğu anlaşılır. hani o günlük hayata dair küçük, önemsiz ve kutsal olmayan diye gördüğümüz şeyler var ya: insanlarla diyalog ve ilişkiler, yemek, alışveriş, ticaret, karı-koca ilişkileri, davranışlar, çevreye ve komşularımıza olan tutumlarımız, anlaşmazlıkları nasıl çözdüğümüz vs…
işte gerçekte din, tüm bunları yüksek bilinçle ele almak ve ideal noktaya taşıyabilmek demektir. hayattan ayrı ve kopuk ritüeller icra etmek değildir.
isterseniz, “yeryüzü size mescit kılınmıştır” sözünü bir kez daha düşünün; ama çok daha geniş anlamda…



