Evliyalar bâtın kahramanlarıdır. onlar her ne başardılarsa kendi iç alemlerinde başarmışlardır. onların kazanımlarının zâhir plana veya dış dünyaya yansıması çok az olur veya hiç olmaz.
peygamberler öyle değildir. peygamberlerden her biri doğrudan toplumsal bilincin evriminin bir basamağını teşkil ederler. peygamberin gelişi, o toplumun kolektif bilinç olarak o mertebede terbiye alacağını gösterir. bu açıdan insanlık bilincinin tarih içindeki yolculuğunda ve evriminde her peygamber adeta bir köşe taşı hükmündedir. bu nedenle “peygamberler olmasaydı medeniyet olmazdı” diyoruz.
çok kısaca ifade edersek, evliyalık yolu kişisel gelişimdir; peygamberler ise direkt toplumsal gelişime yönelik olarak vazife icra ederler. elbette her peygamberin kendi özel kişisel gelişim yolu vardır. ancak o ilmi yalnızca çevrelerinde elverişli gördükleri az bir gruba talim ederler ve geri kalan insanları toplumsal mekanizmalar içinde terbiye etmekle yetinirler.
imam-ı rabbani hazretleri nübüvvet nurunun peygamberden sonra azalarak devam ettiğini, ancak ondan sonraki üçüncü nesilde tamamen ortadan kalktığını söyler. nübüvvet güneşinin sönmesi ile hükümranlık velayet(evliyalık yolu) “ay”ının eline geçmiştir. o ay karanlık geceyi pırıl pırıl aydınlatmıştır. işte bu dönem meşhur tasavvuf önderlerinin(hasan-ı basri, cüneyd-i bağdadi, sonraları da muhyiddin-i arabi, geylani, mevlana vs.) birbiri ardı sıra sökün ettiği dönemdir.
ancak dediğimiz gibi evliyalık yolu kişisel gelişimdir. kişinin iç alemini hedef alır ve olgun insanlar yetiştirmeyi amaçlar. onun doğrudan toplumsal bir görevi yoktur. işte bu noktada zorunlu olarak alan boşaltmak durumunda kalmış ve siyasi erki meliklere, sultanlara, padişahlara teslim etmiştir.
eğer bir nebi manevi alemde tahta oturur ve taç giyerse, dış dünyada dahi tahta oturur ve taç giyer; siyasi güç ona tevdi edilir. bir veli tahta oturur ve taç giyerse, bu olay sadece manada gerçekleşir ve rüyada görülür. giyilen taç o kimsenin safiye mertebesine ulaştığının ve tam olgun hale geçtiğinin göstergesidir. zira safiye mertebesine ulaşan şahsın başının çevresinde nurdan bir hâle ve üstünde de nurdan taç şeklinde bir yapı oluşur. maddi taç o nurdan tacın zâhiri karşılığıdır. yine tasarruf gücünü temsil eden âsâ da aynı kapsamdadır.
bir nebi yönetimi ele aldığında onun uyguladığı elbette ulvi bir siyasettir. melikler, sultanlar, padişahlar için ise aynı hükmü vermek mümkün değildir. onların ulvi siyasete güçleri yetmez. dolayısıyla toplumu süfli siyaset ilkelerine göre yönetmek zorunda kalırlar. vakti zamanında bir kuva-i milliyeci şöyle demiştir: “idare ya ilimle olur ya zulümle; bizde ilim yok mecburen zulmediyoruz”.
işte bu nedenle dünyevi yöneticiler dark side( karanlık yüz) aleminden transfer ettikleri prensipler ile halkı yönetirler. devlet dediğimiz olgu ise zaten karanlık alemden nakledilmiş dehşetli bir canavardır. bu büyük canavarın korkusudur ki, küçük canavarları(ego kaydındaki insanları) hizada tutar.
işte bu noktada tüm siyaset ehlinin şerli ve karanlık insanlar olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. evet gerçekten de onların hepsi tamamen karanlık insanlardır. onlara sevgi ve kalbi yakınlık duyanlar ise kendilerini helak etmişlerdir de haberleri yoktur.



