Din acizlerin işidir. o yüzden egosu şişkin olan, kırılmamış, düşmemiş, kendinde güç hissetme ilüzyonu devam eden insanların dinle, imanla, allah’la pek işi olmaz. olsa da suretten öteye gitmez. siyaset, tarafgirlik, çıkar ilişkileri vs şeklinde. bunlar dinin dünyevileştirilmesi ve nefsani düzeye indirgenmesidir.
işte bu yüzden kulluğun aslı,
aczini(kendinde güç olmadığının idrakı, “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah” sırrı)
fakrini ( fakirlik yani hem kendi vücudunun hem de tüm kainatın allah’a ait olduğunu, kendinin kendine bile sahip olmadığının idrakı; la ilahe illallah sırrı)
kusurunu( hep eksik olduğunu ve mutlak kemale asla ulaşamayacağını idrak; sübhanalllah ve elhamdülillah sırrı)
bilmek oldu.
bu yüzden allah doğru yola iletmek istediği kimseye öyle olaylar yaşatır, onu öyle durumlar içine sokar ki, şaşarsınız. böylece o kimsede ego söner, nefsin burnu kırılır ve hakkı kabul edebilecek kıvama girer. bela, musibet, çile dervişin yakıtıdır.
üniversite yıllarımda iken bir rüya görmüştüm. tepelik bir yerde yaşlı bir şahıs bana geldi ve “abdülkadir geylani hazretleri bunları sana gönderdi ” dedi ve kırmızı iri taneli bir tesbihle bir de ince kitapçık verdi. kitapçığın kapağına baktım “bela ve mihnet” yazıyordu.
işte böyle ey ahali. bu iş yanmadan olmuyor. ateşe dayanıklı olmayanlar gelmesinler. ancak o ateş zahiren bir ateştir. ateş perdesinin arkası buz gibi sudur. bir de bu dünyada zevkü sefa içinde yaşayanlar var. onların zevki de zahiren cennettir; arkası ise gayya kuyusudur. ancak biz yine de allah’tan her daim afiyet talep etmeliyiz.
“rabbenâ âtinâ fiddünya haseneten ve fil ahireti haseneten ve kınâ azâbennar”
“rabbim bize dünyada iyilik ver; ahirette de iyilik ver; ateşin azabından koru”



