Helvacı Çocuğu Ağlatan Şeyh 1
• Cömertliği ile tanınmış bir şeyh vardı. o yüzden de hep borçlu idi.
• büyüklerden, zenginlerden on binlerce borç alır, dünyadaki fakirlere,
yoksullara harcardı.
• borç para ile bir de tekke yaptırmış; canını da, malını da, tekkesini de allah
yolunda harcıyordu.
• cenab-ı hakk, halil ibrahim hazretleri için kumu nasıl un haline getirmişse,
onun da borcunu her yerden gelen armağanlarla öder dururdu.
• borçlu şeyh yıllarca bu işi gördü. vazifesi bu imiş gibi zenginlerden borç
alıyor, aldıklarını halka veriyordu.
• ecel gelince, ulu bir bey, iyi bir insan olarak hakk’a kavuşmak için ölüm
gününe kadar iyilik tohumlarını ekti durdu.
• şeyhin ömrü sona geldi. bedeninde ölüm belirtileri gördü.
• alacaklıları onun etrafında toplanıp, oturdular. şeyh ise âdetâ bir mum gibi
bir hoş yanıp yakılmada, eriyip gitmede idi.
• alacaklıların para almaktan umutları kesilmiş olduğu için, suratları
asıktı. gönüllerindeki para derdi de, arttıkça artıyordu.
• şeyh ise içinden, “şu kötü zanlara kapılanlara bak. benim borcumu
ödemek için allah’ın dört yüz dinar altını yok mudur?” diyordu.
• bu sırada helva satan bir çocuk bir kaç para kazanmak ümidiyle dışarda;
“helva!” diye bağırdı.
• şeyh, hizmetinde bulunan müridine gizlice; “dışarı çık da helvanın hepsini
satın al.” diye işaret etti.
• alacaklılar o helvayı yerler de, bir müddetcik olsun bana acı acı bakmazlar
diye düşünüyordu.
• hizmetçi, helvayı kabı ile beraber getirip şeyhin önüne koydu. sen şimdi
sırlar düşünen şeyhin sırrını seyr et.
• şeyh alacaklılara; “buyrun.” dedi. “şu helvayı teberrüken güzelce afiyetle
yiyin, size helal olsun.”
• kap boşalınca çocuk kabını aldı. ve şeyhe; “haydi ey akıllı er, helvanın ücretini,
yarım dinarımı ver.” dedi.
• şeyh; “ben nerden para bulup da sana vereyim?” dedi. “ben borçlu bir
kişiyim ve borçlu olarak ahiret yolcusuyum.”
• çocuk, bu cevap üzerine kızdı, kabı yere vurdu. ağlayıp bağırmaya, yerde
tepinmeye başladı.
• çocuk, aldatıldığı için hıçkıra hıçkıra ağlıyor; “keşke iki ayağım kırılsaydı…
• keşke külhan çevresinde dolaşsaydım da bu tekkenin kapısından
geçmeseydim.” diyordu.
• ikindi namazı vakti gelince, hizmetçi, hatem gibi cömert birisinin
gönderdiği bir tabağı getirdi.
• hem mal, hem hal sahibi olan biri şeyhin sıkıntıda olduğunu duymuş, ona
armağan göndermişti.
• gelen tabağın bir kenarında dört yüz dinar vardı. bir kenarında da, bir
kağıda sarılmış yarım dinar bulunuyordu.
• hizmetçi geldi, o eşsiz mübarek şeyhin huzurunda saygı ile eğildi. ve tabağı
önüne koydu.
• tabağın üstündeki örtü kaldırılınca, halk şeyhin kerametini gördü.
• “ey şeyhlerin de, şahların da başı! bu nedir? bu ne haldir?” diye herkesten
ahlar, feryatlar yükseldi.
• “ey sır sahibi olanların büyüğü! bu ne sırdır? bu ne sultanlıktır?
• biz senin büyüklüğünü bilemedik, saçma sapan ulu orta sözler söyledik; bizi
affet.
• biz körcesine değnek sallıyor, bu sebeple gönül kandillerini kırıyoruz.
• biz sağırlar gibi bir tek söz duymadık; kendi aklımızca cevap
vermeye; çalıştık, hezeyânlarda bulunduk.”
• şeyh; “bütün o sözleri, bütün o lafları size helal ettim; helal olsun.”
diye buyurdu.
• “bunun sırrı şu idi: borcumun ödenmesini allah’tan istemiştim. o da bu
hususta bana doğru yolu gösterdi.
• o yarım dinar, pek az bir şeydi ama, onun ele geçmesi de çocuğun
ağlamasına bağlı idi.
• helvacı çocuk ağlamasaydı, rahmet denizi coşup köpürmeyecek, sizin
borcunuz da ödenmeyecekti. bunun için yediğiniz helvayı aldırttım,
satan çocuğu da ağlattım.”
(mesnevi’den)



