Münafikun Suresi
1- münafıklar sana geldiği vakit: “şahadet ederiz ki sen allah’ın rasulüsün.” dediler. allah da biliyor ki sen hakikaten o’nun rasulüsün. allah şahit, gerçekten münafıklar yalancılardır.
2- yeminlerini kalkan yaptılar, allah’ın yolunda engel oldular. gerçekten onlar ne kötü iş yapıyorlar.
“münafıklar…” asli istidadın iman nuruna, tabiat karanlığının ve bayağı alışkanlıkların kökleşmesi sonucu oluşmuş arızi(sonradan oluşma, yüzeysel) istidadın küfre doğru çekmesi arasında gidip gelen kimselerdir.
hz. muhammed’in elçiliğine yönelik şahitliklerinin yalan olmasına gelince; elçiliğin hakikâtini ancak allah’ı bilen, allah’ı bilmekle de allah’ın rasulünü bilen, ilimde derinleşmiş kimseler idrak eder. çünkü rasulü bilmek, ancak allah’ı bildikten sonra mümkün olabilir. allah’ı bilme oranında rasul’ü bilme gerçekleşir.
dolayısıyla, rasul’ü gerçek manada bilmek kendi ilimlerinden sıyrılıp allah ilmi ile alim olan kimselerin işidir. münafıklar ise; zatları ve sıfatlarıyla allah’tan perdelenen kimselerdir. madde ve tabiat karanlıkları ile istidatlarının nurunu söndürmüşlerdir. böyle olunca, rasulullah’ı bilmeleri mümkün müdür ki onun elçiliğine şahitlik etsinler!
3- bunun sebebi, onlar iman ettiler sonra inkarcı oldular. bu yüzden, kalpleri mühürlenmiştir. artık onlar hiç anlamazlar.
“…onlar iman ettiler…” fıtratlarından ve istidatlarından geriye kalan nur oranında allah’ı inandıktan sonra inkâr etmeleridir. yani bu nuru rezillik perdeleriyle ve karanlık sıfatlarıyla örtüp söndürdüler. “bu yüzden, kalpleri mühürlenmiştir…”
karanlıkların kökleşmesi ve tortuların katmerleşmesi yüzünden kalpleri mühürlenmiştir. artık rablerinde tamamen perdelenmişlerdir. “artık onlar hiç anlamazlar.”
4- onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. eğer konuşurlarsa sözlerini dinlersin. onlar, sanki duvara dayanmış kütüklerdir.. her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. onlardan sakın. allah, onları kahretsin… nasıl bu hale geliyorlar?
“onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider…” şekillerinin uyumu, görünümlerinin güzelliği, konuşmalarının akıcılığı, yüzlerinin parlaklığı ve yakışıklılıkları feraset açısından istidatlarının varlığına delalet eder, fıtratlarının nurunun bir ölçüde aydınlık saçtığını gösterir. bu yüzden, rasulullah (s.a.v) onların sözlerini dinlemiş, konuşmalarına kulak vermiştir. çünkü parlaklık ve güzel görünüm ancak fıtratın asli olarak saflığından kaynaklanabilir.
ama tortuların kalplerinin üzerini kapladığını, istidatlarının nurunu söndürdüğünü, arızi maddi ve tabii karanlıkların asli özelliklerini iptal ettiğini görünce, onlardan yana ümitsizliğe kapılmış ve hallerine şaşırıp kalmıştır ve şaşkınlığını şöyle ifade etmiştir: “nasıl bu hale geliyorlar?” nasıl oluyor da nurdan karanlığa, hak’tan batıla yöneliyorlar?
rivayet edilir ki hukemadan biri, bir gün güzel yüzlü bir delikanlı görür, onun zeki olduğunu sandığı için konuşturur ve sınar, ama ağzından anlamlı bir söz alamaz. bunun üzerine şöyle der: “ne güzel ev! lakin içinde yaşayan yok!” işte “onlar sanki duvara dayanmış kütüklerdir.” ifadesinin anlamı budur. yani, onlar ruhsuz bedenlerdir, ne bir fayda verirler, ne de ürün. tıpkı kuruyan, büyümelerini sağlayan ruh, hayat kaynağı ayrıldığı için duvara dayandırılan kütükler gibi.
münafıklar da, hakiki hayat istidadının ve insani ruhun yok olması açısından bu
duvarlara dayandırılan kuru kütükler mesabesindedirler. “her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar” cesaret, yakinden(allah’a yakınlıktan) kaynaklanır, yakin ise fıtrat nurundan ve kalbin saflığından doğar. onlar ise nefsin karanlıklarına batmışlar, lezzet ve şehvetlerle perdelenmişlerdir; şek ve şüphe ehlidirler. bu yüzden, ağırlıklı özellikleri korkaklık ve zayıflıktır. dolayısıyla onlardan sakın, çünkü istidatları iptal olmuş, senin nurunla hidayete eremezler, seninle arkadaşlık etmek onlar üzerinde etkili olmaz.
5- onlara: “gelin allah rasulü sizin için af dilesin.” denildiği vakit, başlarını çevirirler, büyüklük taslarlar ve sen onların uzaklaştıklarını görürsün.
6- onlar için mağfiret dilesen de birdir, onlar için mağfiret dilemesen de birdir. allah, onları kesinlikle bağışlamayacaktır. muhakkak allah, fasık toplumu hidayete erdirmez.
“başlarını çevirirler…” çünkü zulmani(karanlık) işlere alışmışlar, madde ve tabiatın karanlıklarını yol edinmişlerdir. bu yüzden nura ısınamazlar, ona özlem duyamazlar. insani kemalatla ilgilenmezler. istidatları tersyüz olmuştur.
“sen onların…uzaklaştıklarını görürsün.” yüz çevirirler. çünkü süfli cihete ve dünyevi güzelliklere kapılmışlardır. tabiatlarında ulvi cihete ve uhrevi anlamlara yönelik bir eğilim kalmamıştır.
“büyüklük taslarlar…” şeytanlık özelliği baskın geldiği, vehmi gücün istilasına uğradıkları, benlikle perdelendikleri ve hayır özellikleri yetersiz olduğu için büyüklenirler.
“allah onları kesinlikle bağışlamayacaktır.” çünkü zulmetler(karanlıklar) içlerinde kökleşmiş ve hidayeti(nuru) kabul etme yetenekleri kalmamıştır. dolayısıyla yoldan çıkmışlar ve dosdoğru olan fıtrat dininden uzaklaşmışlardır.
7- “onlar, allah’ın rasulünün yanında bulunanlar için hiçbir şey harcamayın ki dağılıp gitsinler, diyenlerdir… göklerin (semavatın) ve yerin (arzın) hazineleri allah’ındır. lakin münafıklar anlamazlar.
8- onlar diyorlar: eğer medine’ye bir dönersek mutlaka güçlü ve şerefli olan, zillete düşeni çıkaracak. izzet (güç), allah’ın ve rasulünün ve mü’minlerindir. lakin münafıklar bilmezler.
“onlar, allah’ın rasulünün yanında bulunanlar için hiçbir şey harcamayın ki dağılıp gitsinler, diyenlerdir…” bunu söylemelerinin nedeni, kendi fiilleriyle perdelenip allah’ın fiillerini görmemeleri, sahip oldukları şeylerle perdelenip allah’ın hazinelerindeki nimetleri müşahede etmemeleridir. cahil oldukları için de yaptıkları infakların kendilerinden olduğunu vehmediyorlar. aynı şekilde kendilerinde bir izzet ve kudret de vehmediyorlar. çünkü kendi sıfatlarını öne çıkararak allah’ın sıfatlarından perdelenmiş kimselerdir.
bu yüzden “üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır.” demişlerdir. “semavatın ve arzın hazinelerinin allah’ın..” olduğunu anlamazlar. izzet, kuvvet ve kudretin tümüyle allah’ın zatının nurları, zatından ayrılmaz sıfatları olduğunun, o’na yaklaşma, o’nda fena bulma ve o’nun sıfatlarında mahvolma oranında zatın nurlarının ve sıfatlarının insanlık mazharından zuhur ettiğinin farkında değildirler.
allah’a rasulullah’tan (s.a.v) daha yakın kimse yoktur. sonra muhakkik ve yakin sahibi müminler gelir. bütün mahlukat içinde rasulullah’tan (s.a.v) daha izzetli kimse yoktur, izzet bakımından onu müminler takip eder. “fakat, münafıklar bunu bilmezler.” perdelenmişlikleri, şiddetli kuşkuları yüzünden.
9- ey iman edenler! mallarınız ve çocuklarınız sizi allah’ı anmaktan alıkoymasın kim bunu böyle yaparsa işte bunlar hüsrana uğrayanların kendisidir.
10- size verdiğimiz rızıktan harcayın sizden birinize ölüm gelmeden önce. “ey rabbim! beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka versem ve salihlerden olsam.” demezden önce.
11- allah asla hiçbir nefsin ecelini geciktirmez. allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
“ey iman edenler! mallarınız ve çocuklarınız sizi allah’ı anmaktan alıkoymasın.” eğer iman iddianızda doğru iseniz… çünkü iman meselesi, allah sevgisinin her şeyin sevgisine ağır basmasını gerektirir.
sakın çocuklarınıza ve dünyaya ve dünya malına şiddetli bağlılığınızdan kaynaklanan sevginiz kalplerinizde allah sevgisine galip gelmesin. aksi takdirde, allah’tan perdelenirsiniz de ateşe sürüklenirsiniz. dolayısıyla, fıtri istidat nurunu kaybedersiniz.
kaldı ki bu bağlanıp sevgi gösterdiğiniz şeyler de çabucak tükenirler. “size verdiğimiz rızıktan infak edin…” o halde sağlıklı olduğunuz ve ihtiyacınızın da olduğu zamanlarda malları infak ederek onlardan arının. böyle yaparsanız bu, nefslerinizde bir fazilete ve nefslerde nurani bir yapıya dönüşür.
çünkü infak, cömertlik melekesinden ve nefsini arındırma niyetinden kaynaklandığı zaman fayda verir. “sizden birinize ölüm gelmeden önce…” ama ölüm döşeğinde iken artık mal varisindir, kendisinin değildir. bu sırada malı infak etmesinin bir faydası olmaz.
artık onun için hasretten, derin bir pişmanlıktan ve cahil olduğu için de ecelinin
ertelenmesini istemekten başka bir şey yoktur. eğer o kimse iman iddiasında doğru olsaydı, ahirete kesin iman etseydi, ölümün kaçınılmaz olduğuna yakin hasıl ederdi. ölümün, vakti allah tarafından bir hikmete mebni olarak belirlenen ve vakti gelince de gerçekleşmesi kaçınılmaz olan bir kader olduğunu, ölümü ertelemenin mümkün olmadığını bilirdi.



