
İşin aslı şu:
nübüvvet kemali: peygamberlerin fizyolojik bedenleri ile elde ettiği en yüksek ve en ulvi kemaldir. allah’a tam yakınlık sağlar. nübüvvet ehli hakka yükseldikten sonra halka tekrar inerler ve onları hakka davet ederler. peygamber efendimiz nübüvvet kemalinde zirve şahsiyettir. zira hakkın huzuruna fizyolojik bedeni ile yükselmiş ve o’nun zatını görmüş ve konuşmuştur. fizyolojik bedeni o kadar letafet kazanmıştı ki, gölgesi yere düşmezdi. yani ışık o’nun bedeninin içinden geçip giderdi.
velayet-i kübra: peygamberlerin ruhlarının elde ettiği bir kemaldir. bedenin değil ruhun allah’a yakınlığıdır. bu yakınlıkta ilahi esmaların nurları ruhta açığa çıkar. bu kemal sahabe içinde hz. ali ve ehlibeyt soyunda yoğunlaşmıştır.
sahabe, hem nübüvvet hem de velayet kemallerinden hisse sahibidir. bunu peygamber efendimiz ile yüz yüze görüşmek sayesinde kazanmışlardır. ibn mesud şöyle der: peygamberden bize öyle haller yansırdı ki, yemek yerken yiyeceklerin tesbih seslerini işitirdik.
nübüvvet kemalinin peygamber efendimiz ile fiziksel olarak görüşmek haricinde elde edilmesi mümkün değildir. günümüzde pek çok müslüman “kuran ve hadis”e uymakla kemal kazanacaklarını sanıyorlar. halbuki “kuran ve hadis”e uymak için ölümüne çabalasalar bile, ortaya çıkacak olan yalnızca ışid’tır. ışid dediğiniz oluşum, peygamber döneminin(özden yoksun bir biçimde) şeklen ve sureten taklit edilmesi zihniyetinden başka bir şey değildir.
nübüvvet nuru öyle bir cevherdir ki, indiği döneme uygun olarak tecessüm eder, materyalize olur veya indiği döneme uygun bir kisveye bürünür. siz o kisveyi alıp bu güne transfer etmekle nübüvvet nuruna ulaşmış olmazsınız. bu nedenle tarihte pek çok peygamber gelmiş ve değişen şartlara göre nübüvvet nurunu hep yeniden açmış ve yepyeni kisvelere büründürmüştür. hz. isa yeryüzüne inene kadar bu kemalden insanların nasibi olmayacaktır(bazı istisnai ve cüzi nasipliler hariç).
nübüvvet nuru peygamber efendimizden sonra 250 yıl içinde sönmüştür. sahabeden biri şöyle demiştir: “peygamberi defnettiğimiz anda kalbimizdeki değişikliği hissettik”; evet zorunlu olarak öyle olmuştu, çünkü artık imanları görmekten işitmeye kalmıştı ve nübüvvet nuru bir derece kararmıştı.
nübüvvet güneşi tamamen sönüp, velayet-i kübra ayı da gizlenince, ortalık tasavvuf ehline kaldı. onlar ruhun elde ettiği gölge kemalinin temsilcileri idi. müslümanlar arasından özel kabiliyetli insanlar her daim çıkmıştır ve bunlar kişisel gelişim yoluyla gölge yakınlığına ulaşmış ve bunu çevrelerine yaymışlardır. tasavvuf dediğimiz işte bundan ibarettir.
gölge yakınlığından kasıt, ilahi esmaların kendilerine değil, alemin aslını oluşturan gölgelerinin yansımalarına mazhar olmaktır. bu yolun zirvesi vahdet-i vücut ilmidir. nübüvvet ve velayet-i kübra’da ise vahdet-i vücut ilmi söz konusu edilemez. zira bunlar alemin aslı olan ilahi esmaların gölgelerinde değil, görülmesi ve bilinmesi mümkün olmayan esmaların kendilerinde, asıllarında ilerlemişlerdir. aynı zamanda bunlar tasavvuf ehli gibi şuhud(vizyon, durugörü) sahibi değildirler. zira gölge şuhud sağlar, ama asıl şuhud vermez. bu yüzden tasavvuf ehlinin aksine sahabenin imanı şuhudi değildir, sırf gaybîdir. gaybî iman şuhudi imandan kıyas kabul etmeyecek kadar üstündür. avamın gaybî imanı ise bahis dışıdır. zira onların bir şey görmemesi sırf nâkıs olmalarından dolayıdır. sahabe ise bir şey göremez ama görürcesine, sanki görür gibi yüksek imana sahiptir.
tasavvuf yolu el an akan bir çeşmedir. gereğini yerine getiren kovasını doldurur. eğer tasavvuf ve onun gölge kemali olmasaydı, islam ve iman günümüze kadar gelemezdi. suret ehli(zamana ters düşmek yüzünden) eninde sonunda kendi kendilerinin imha olmasına sebebiyet verirlerdi; nitekim vermişlerdir de…



