Muhyiddin-i Arabi ve Mevlana gibi zatlar vahdet-i vücud ehlidirler. ortaçağ boyunca tüm tasavvuf ehlinin ortak görüşü budur.
ancak miladi 1600’lü yıllarda zuhur eden tasavvuf ehlinin güneşi imam-ı rabbani, tasavvuf ilminde çıtayı yükseltmiş ve çok ötelere taşımıştır. o kadar ki, onun ilmini anlayabilen pek çıkmamıştır.
işin sırrı şudur: Allah’a giden makamların sonu olmadığı gibi, ona olan marifetin de sonu yoktur. evet muhyiddin-i arabi hazretleri ve taraftarlarının Allah hakkında belirli bir marifetleri/bilgileri vardır. lakin o nokta aşılmaz değildir.
mesela, bohr’un veya rutherford’un atom teorilerine yanlış diyebilir miyiz? bence diyemeyiz çünkü modern atom teorisi o modeller üzerine bina edilmiştir. o teorilerin hepsi bilimin gelişim çizgisini ve aşamalarını temsil ederler.
eski tasavvuf büyüklerini ve imam-ı rabbani’yi böyle görmek gerekir kanaatimce.. ve son hüküm:
“vahdet-i vücut ve zati tecelli davasının belirttiği nisbetlerle Allah arasında hiçbir münasebet olmadığı, bizce, yakinin yakini halinde sabittir. hak ehlince çoktan beri bilindiği gibi, ihata* ve yakınlık ancak ilimdir; ve Allah hiçbir şeyle ittihad* halinde değildir.
vücudu vacib olanın, vücudu mümkün* olanla ittihadı imkansızdır. gariptir ki; muhyiddin-i arabi ve bağlıları, Allah’a “mutlak meçhul” derler, onu hiçbir hükümle mahkum bilmezler de, böyleyken zati ihata, yakınlık ve maiyet* ispatına kalkarlar. bu, büyük bir yanlıştır ve Allah’ın zatını teşhis yolunda yersiz bir cesarettir.”
nihayet:
“bu dava, bu fakire pek giran gelmekteydi. bana en büyük ıstırabı veren bu türlü tevhid ifadesinin verasındaki son hakikati ve o hakikatin ulviliğini henüz kavrayabilmiş değildim. Allah’a bütün kalbimle yönelerek yalvardım ki, bendeki ilmi ve şer’i inanış kaybolmasın; ve ben, en ileri keşif noktasından bu inanışı gerçekleştireyim… duam kabul edildi. önümde hiçbir hicab kalmadı, hakikat bana olduğu gibi göründü. gördüm ki, alem, sıfati kemallerin aynalarından ibarettir ve ilahi isimlerin zuhuruna yerdir. yoksa, “vahdet-i vücut” cuların vehmettiği gibi, “zahir” ile “mazhar”, “gölge” ile “vücut” birbirinin aynı değildir.
deryadan daha ne göstereyim? ha birkaç damla, ha dünyanın taşıyamayacağı kadar su…”



